top of page
  • Huricihan İslamoğlu

Küresel Piyasa Düzeninin Yeni Politik Ekonomisi

Günümüz küresel piyasa düzenine getirilen bakışlar devletleri piyasaların, hükümetleri ekonominin karşısına konumlandırdı. Devlet/piyasa ikiliği, piyasalar ile siyasi erk arasında bir ayrıştırma ve karşıtlık yaklaşımı küresel piyasa düzeninin günümüz Zeitgeist’ında ana temalar olageldi ve siyasi söyleme hâkim oldu. 1980’lerden bu yana, yeni piyasa düzeni devleti şeytanlaştırdı; hükümetlerin ekonomiye müdahalesinin büyüme, ilerleme ve bireysel özgürlükler için ölümcül olduğu ileri sürüldü. Devlet ve hükümetle birlikte şeytanlaştırılan, devlet yönetiminin temelinde yatan toplumsal siyasetti.

Dolayısıyla bu düzene karşı huzursuzluklar dile getirildiğinde, örneğin bariz gelir ve servet eşitsizliğinden dem vurulduğunda; devletlerin uluslararası bankalara olan borçlarının ödenmesi için halkların topyekun kemer sıkma politikalarıyla cezalandırılmasından ya da sağlık ve eğitim hizmetlerindeki hükümet harcamalarının kısılmasından şikayet edildiğinde; işçi haklarının, asgari ücretin üstü çizilirken zenginlerin ödediği vergilerin düşürülmesinden yakınıldığında… (örnekler artırılabilir); kendi ulusal ekonomilerini önceleyen sosyal demokrasilere geri dönme ve küresel piyasa düzeninden vazgeçme çağrısında bulunuldu. Bu çağrı bilhassa da 2007-2009 finansal krizinden sonra, gelişmiş bölgelerde, AB’de ve bir dereceye kadar ABD’de yankı buldu. Fransa’daki Holland hükümeti, Yunanistan’daki Syrizia hükümeti, bir ölçüde ABD’de Obama hükümeti saati geriye doğru çevirme girişimlerinin arasındadır – piyasa baronlarına teslim olan, geçmişteki örneklerinin yalnızca birer gölgesi olduklarını kanıtlayan bu hükümetler büyük oranda hayal kırıklığına yol açtı. Bu hükümetler döneminde orta sınıfların hayat standartlarının iyileştirilmesi, gençlerin istihdamı ya da küçük bir azınlığın orantısız karlılığı gibi konularda herhangi bir ilerleme kaydedilmedi. Obama’nın devasa finans bankalarına 800 milyar dolar aktarırken binlerce orta sınıf Amerikalının aynı bankaların evlerini ellerinden almasıyla evsiz barksız kaldıklarını hepimiz hatırlıyoruz. Bu yaşananlar şirketlere karşı orta sınıf adına konuşmayı vaat eden bir hükümet döneminde gerçekleşti.

Peki bu hükümetler neden vaatlerini yerine getiremediler?

Bu sorunun cevabını verebilmek için devlet/piyasa, hükümet/ekonomi karşıtlıklarının ötesine, piyasaları oluşturan kurallara (yani kanunlara, mevzuata ve kararnamelere), mülkiyeti ilgilendiren kurallara (örneğin, yeni mülkiyet tanımı interneti ve fikri mülkiyet altında sayılan farklı bilgi kategorilerini de içermektedir), sözleşmelere, şirket birleşmelerine, tekeller ve iflaslar hakkındaki kurallara ve bunların nasıl uygulandığına bakmak gerekir. Piyasanın kurallarını belirleme gücü kimin elinde, kuralları kim koyuyor; kısaca yöneten kim, kimin adına ve nasıl yönetiyor? İşte cevap verilmeyi bekleyen sorular bunlar.

Kurallar ve kural koymak son derece siyasidir ve iktidar ilişkilerinin alanıdır. Piyasaların inşasını etkileme gücüne sahip gruplar ve bireyler, bu piyasa koşullarında kimin kazanıp kimin kaybedeceğini büyük oranda belirlerler. Berkeley’de ekonomi profesörü olan ve Clinton döneminde Çalışma Bakanı olarak görev yapmış olan Robert Reich, yeni kaleme aldığı Kapitalizmi Kurtarmak isimli kitabında ulus-aşırı şirketlerin ve finans kurumlarının piyasa kurallarının yapımı sırasında uyguladıkları gücün; sürdürülmesi mümkün olmayan bu gelir ve servet farklılıklarının, yüzde 1’in gelir ve refahı ellerinde tutarken geriye kalanların işsizlik, yerinden edilme ve yoksulluk gibi sorunlarla mücadele ediyor olmasının temel sebebi olduğunu ileri sürüyor.

Burada siyasi iktidarın (hükümetin) ve piyasaların (ekonominin) ayrılığından değil, birlikteliğinden söz ediyoruz. Halbuki küresel ekonomik düzen, siyasetin ve hükümetlerin reddi üzerine inşa edilmişti. Piyasa düzeninin ideologları devletlerin ve siyasetin burunlarını sokmamaları halinde piyasaların ekonominin doğa yasalarına göre hareket ederek kendi kendilerini yönettiklerini nasihat ettiler. Piyasaların gizemli bir biçimde çalıştığını ve piyasa bilgisinin herkese açık olmadığını söylediler. Piyasalardan gelen sinyalleri yorumlamaları için uzmanlar getirildi, bu yorumlar, objektif, teknik ve karşı çıkılamaz yönetişim kurallarına dönüştürüldü. Hükmetmenin (government) yerini yönetişim (governance) aldı. Teknik yönetişim kurallarını ve piyasaların mutlak emirlerini yerine getirdiğini iddia eden bu kuralları formüle edenler, toplumdaki çok çeşitli çıkarlar karşısındaki yükümlülüklerinden ve bu koydukları kuralların her türlü toplumsal maliyetinden kendilerini kurtardılar.

Kural koyuculuğun teknik bir meseleye dönüşmesi ve siyasetten arınması, küresel düzenin yozlaşmış ve dışlayıcı siyasi karakterini gizlemeyi sağladı. Buradaki mesele şudur: bu kurallar kimlerin çıkarını hesaba katar ve kimlerin çıkarını dışarıda bırakır? Günümüz piyasa düzeninin kuralları ulus-aşırı şirketlerin ve finans kurumlarının ve bunları destekleyen uluslararası medya, STK’lar ve think-tank akademisi gibi destekleyici rollerdekilerin çıkarlarına cevap vermeye yönelikti. Onlarınki, kendisini siyaset olarak tanımlamayan bir siyasetti. Bu aynı zamanda şu gerçeği gözler önüne serdi: piyasalar ile demokrasinin el ele yürüdüğü iddiasının aksine küresel piyasaların dışlayıcı siyaseti demokrasi için ciddi bir tehlike oluşturmaktaydı.

Geçen sene (2014) ‘Gelir Eşitsizlikleri: Hukukun Üstünlüğü Boşa Çaldığında’ (Income Disparities: When the Rule of Law Rings Hollow) başlığıyla düzenlediğimiz atölyede, dünyanın farklı bölgelerindeki gelir ve servet eşitsizliğinde hukukun oynadığı işbirlikçi role işaret ettik. Hukukun üstünlüğü formülasyonları bireylerin soyut ve evrensel haklarına odaklanarak, sermaye yatırımlarının güvence altına alınmasını sağlamış ve yönetişim (governance) deyişleri üzerinden eşitsizliğin normalleştirilmesine yol açmıştır. Bu atölyede varılan sonuçlardan biri de şudur: sürdürülmesi mümkün olmayan gelir ve servet eşitsizlikleri gibi, küresel ekonomide ortak noktalar var olsa da dünyanın farklı bölgelerinde, siyasetteki ve bölgesel ekonomileri yönetebilmedeki farklılaşmalardan kaynaklanan, farklı kalkınma modelleri bulunuyordu.

Küresel piyasa düzeni içerisinde hem algılama hem de uygulamada değişimlerin yaşanması yakın. Öncelikle bahsettiğimiz küresel düzenin, ABD ordusu tarafından korunan ulus-aşırı sermaye aktörlerinin engel tanımaz dolaşımına bağlı bir küresel piyasa düzeni olduğu görüşü gittikçe önemini yitirmektedir. 2007 krizi ve ulus-aşırı şirketlerin özgürce hareket edebilmeleri için devletlerin ortadan kaldırıldığı, doğal kaynakları bol bölgelerde terörizm olarak tezahür eden şiddetli tepkiler, ulus-aşırı sermayenin hırsından beslenen küreselci ütopyanın çelişkilerini gözler önüne sererek sonunu getirmiş görünüyor. Düzenleyeceğimiz atölyede bu çelişkilerin göçler, emeğin dolaşımı, yolsuzluk, toplumsal yerinden edilme ve ekonomik sabitler ile olan ilişkisi incelenecektir.

Ortaya çıkmakta olan küresel düzen çok daha parçalı bir yapıya sahip. Bölgesel ekonomilerin yönetimi ve var olan bölgelerin yönetme kapasitesi ve yönetiminin sınırları mevzi kazanıyor. Bu, eskiye dönüş anlamına mı geliyor? Hiç sanmıyorum. Tarih asla tekerrür etmez; fakat kimi zaman öyle görünür, geçmişten kalma milliyetçiliklere rücu edilmesinde olduğu gibi.

Oluşmakta olan yeni küresel düzen aynı zamanda farklı bölgelere karşı daha kapsayıcıdır. Batı’nın, AB’nin, ABD’nin tahakkümünden ibaret değildir. Kamuya ait şirketler dahil olmak üzere, yeni ulus-aşırı aktörler, bu bölgelerin yanı sıra Çin, Hindistan ve Brezilya gibi, küresel ekonomik düzenin inşa aşamasında kullanılan teknik kural menülerinin ana tedarikçisi olan IMF ve benzeri ulus-aşırı organlarda temsiliyet talebinde bulunan gelişmekte olan bölgelerden de doğacaktır. Böylece, yeni küresel düzende siyasi güç ile ekonominin birlikteliğinin artık gizlenmediği, açıkça kabul edildiği görülmektedir.

Devletin, hükümetin ve siyasetin şeytanlaştırıldığı önceki küresel piyasa anlayışlarına karşı gelişen bir tepki de egemen hükmedici iktidarlardır. Burada egemenden kastettiğimiz şey hükmetme yetisi, karar verme gücü, toplumsal sorunlara ve ekonomik ihtiyaçlara karşı kurumsal çözümler üretme inisiyatifi kullanmadır. Egemen olmak, siyaseti, hükmetmeye yönelik girişimlerde toplumsal bir konsensüs olarak varsayar. Bu açıdan, politikalardan ya da ekonomik rantlardan faydalananlar olarak seçmenler, egemen hükümetleri tanımlayan merkezi bir karakteristiği oluşturur. Böylesi hükümetler seçmen kitlelerinin muhakeme gücüne atıfta bulunsalar da bu seçmenler karar alma süreçlerine, hükümetin çeşitli girişimlerine destek vermek ya da bu girişimleri geri çekmek dışında, kayda değer bir katılım göstermezler. Bunun sonucundaysa yerel seçmenlerin çıkarlarına cevap veren politikalar, genelde parlamento tartışmalarını es geçen, çoğunluk oyuna ya da plebisitlere bir hayli bağımlıdır.

BRICS liderleri Brezilya’da buluştu. (2019)

Egemen iktidarlar, gelişmekte olan bölgelerde ortaya çıktı. Bu iktidarları gelişmiş ülkelerin, küresel piyasanın buyruklarına karşı gelişen sosyal demokrat tepkilerden ayrıştırmak gerekir. Benzer şekilde, gelişmekte olan ülkelerdeki bu iktidarların, Çin’in ya da Osmanlı’nın despotik mirasına atıfla açıklanması mümkün değildir. Bu hükümetler, her şeyden önce küresel piyasa düzeninin ürünleridir. O zamana değin kapalı kalmış Rusya, Çin gibi bölgeleri ulus-aşırı şirketlerin yatırımlarına açan küresel piyasa düzeninin 1990’lardaki kıyımına, gelişmekte olan bölgelerde getirilmiş tepkilerdir. Aynı zamanda, küresel piyasa düzeninin sorunlarına Avrupa’da geliştirilen sosyal demokrat cevaplardan farklı olarak, bu düzenin reddini temsil etmektedirler. Gelişmekte olan bölgeler her ne kadar toplumsal karmaşalarla boğuşmuş olsalar da yoksulluğun kayda değer oranda azaltılması, büyüme oranları ve siyasi açılımlar, en önemlisi de ekonomik refahı tatma açısından bu küresel açılmalardan faydalandılar. Sonuçta mesele, küresel ekonomik düzenden fayda sağlamaktı.

Bu açıdan incelendiğinde yeni “egemen” iktidarlar daha az Hobbes ve daha çok Machiavelli’dirler. Bu oluşumlar “daha az egemenlik tekeli dayatması, daha çok üst çıkara uygunluk; daha az soyut bir iradenin uygulanması, daha çok görünür avantaj peşinde koşmak” olarak karşımıza çıkar1. Belirtmek gerekir ki, küresel bağlamda, egemenliğin toprağa bağımlılığı gittikçe azalmaktadır. Egemenlik hem belli bir kesime ait olmaktan gittikçe uzaklaşmakta hem de bütün bir ulusun ya da onun siyasi iradesinin tecessüm etmiş hali olmaktan çıkmaktadır2. Bunların yerine, acil ihtiyaçları karşılayan kararların pratik sonuçları etik ya da ahlaki değerlendirmelerin önüne geçmektedir. Şu noktanın altı çizilmelidir ki yeni egemen iktidarlar, (devletler arası ilişkilerde olsun, yerel sınıf ilişkilerinde olsun) eski kuralların geçersiz ve yenilerinin de akışkan olduğu yeni piyasa düzeninin kargaşasının bir parçasıdırlar. Şüphesiz ki bu kaosun bir kısmı onların kendi ellerinden çıkmıştır; yine de yeni egemen iktidarlar bu karmaşayı hem yerelde hem de küresel boyutta cevaplandırarak ve yerel ve küresel kaygıları birbirine dolanmış karmaşıklıkları içerisinde çözerek bu kaosu yöneteceklerdir. Geniş kaynakları ve halkları mobilize eden büyük dönüşümlerin yaşandığı bir dünyada farklı bölge ve halkların hayatta kalması bu egemen iradelerin dümen tutma ve yönetim kabiliyetlerine bağlı görünmektedir. Burada DAEŞ’in bölgede sahip olduğu az miktardaki meşruiyetinin, Amerikan işgali ile bölgeye dahil olan küresel piyasa düzeninin harap ettiği Kuzey Irak topraklarını “yönetme” iddiasında yattığı akla gelmelidir.

Çin hükümetinin yerel sorunlara çözüm oluşturacak piyasa koşullarını oluşturma adımları çoğu zaman egemen karar almalara örnek teşkil ederler. Örneğin Çin’deki İş Sözleşme kanunu, işçi temsilcileri, merkezi hükümet ve (çıkarları yabancı yatırımcılar ve ulus-aşırı şirketlerle örtüşen) bölgesel hükümetler arasında siyasi müzakere alanlarından birini oluşturmuştur3. Benzer şekilde, yine Çin’de, kentsel mülkiyet haklarının, merkezi hükümet, kent hükümetleri ve eskiden devlet toprağı olan bugünse müteahhitlere “satılan” topraklarda kullanım hakkına sahip toplumsal kesimler arasında ciddi bir müzakereye tabi olduğu görülür4. Bugün Çin hükümetinin yolsuzluğa karşı gerçekleştirdiği kampanyayı da yerel hükümetlerin “yabancı” ulus-aşırı aktörlerle işbirliği içinde Çin’in küresel ekonomik büyümesinden münhasıran faydalanmasını kırıp “daha demokratik” bir paylaşım oluşturma çabaları ışığında değerlendirilmelidir.

Son olarak, hukuk ile ilgili olarak, hukukun, toplumsal düzenlemelerin ve kurumların müzakere ürünü olduğu görüşü; hukuku ve kurumları siyasi müzakere alanları olarak gören bir hukuk tasavvuru, kaynağını toplumsal yaşamın somut sorunlarından alan bir hukuk anlayışını öne sürer. Piyasanın idaresinde, mutabakata ya da müzakereci siyasete dayalı “yaşayan hukuk”un uygulanması, hukukun ya da kuralların yapımında (örneğin mülkiyet hukukunun belirlenmesinde) çok sayıda hak iddiasının kapsanmasına işaret eder. Bu yaklaşım, mülk sahiplerinin zımni (genelde gizemli) bir konsensüsü varsayarken diğer hak taleplerine izin vermeyen, mülkiyet haklarına odaklanılarak dile getirilen evrensel hak ve özgürlüklere değinen “hukukun üstünlüğü” perspektiflerinden bir ayrılmayı ifade eder. Hukukun üstünlüğü perspektiflerinde hukuk, toplumsal düzene zarar vermeden ya da çatışmaya yol açmadan, (doğrudan) hayata-pratiğe dönüşmez. Hukuk, kendisini müzakereye kapalı bir şekilde sunar.

Yukarıda yazılanlar, sorunsuz, kusursuz bir “hükümet” deneyimi olarak görülmemelidir. Günümüzün egemen hükümetlerinin karmaşık ve eklektik karakteri (ulus-devlet bağlamına ait) milli irade çağrıları ile dışarıdan yatırım çekme, ürünlerini satma ve ulusal/yerel yatırımcılar için ihracat noktaları bulma gibi küresel yönetişime özgü faydalılık söylemi arasında bir bocalama içerisindedir. Ulusal olana hitap eden yerel söylem ile küresel piyasaların çeşitliliğine seslenen (farklı oluşumları da içine katmak için ulusal olanın sınırlarını genişletmeyi de içeren) küresel retorik arasındaki çelişki bu egemen hükümetlerin çifte standart, ikiyüzlülük ve hatta açıkça milliyetçilikle itham edilmelerine yol açıyor.

Mesele yine dönüp dolaşıp kimin egemen olduğu ya da kaynaklar üzerinde karar verme gücünün kimin elinde bulunduğuna; aktörleri tarih sahnesine çıkarmaya, siyaseti geri getirmeye ve hatta piyasalara, dine ya da sihre iman etmeyi tercih edip kendisinden vaz geçtiğimiz özgür iradeyi geri getirmeye geliyor. Özgür iradenin bir an önce siyaset üzerinden eyleme geçirilmesi, bir ihtimal, yalnızca ulus-aşırı şirketlere değil aynı zamanda teknolojik dönüşümlere karşı da hayatta kalmamızın tek şansı olabilir. Bu açıdan, bizleri özgün kılanın bilincinde olmalıyız; insanları yapay zekâ ile donatılmış robotlardan ayıran ve özel kılan özgür iradeye sahip oluşumuzdur ve hiçbir gücün bize bunu unutturmasına izin vermemeliyiz.

Aralık 2015, Nantes

Çeviren: Ahmet Arif Günaydın

Kaynaklar:

[1] C. Geertz, What is a State if it is not Sovereign? Reflections on Politics in Complicated Places, Current Anthropology, vol.45. no.5, (Dec.2004)

[2] C. Schmidt, Political Theology : Four Chapters on the Concept of Sovereignty(Chicago:Univ. of Chicago,2005).

[3] Mary Gallagher and Dong Baohua, Legislating Harmony: Labor Law Reform in Contemporary China,” in From Iron-Rice Bowl to Informalization: Markets, State and Workers in a Changing China. Eds.M.Gallagher, Sarosh Kuruvilla and Ching Kwan Lee(Ithaca, NY : Cornell University Press, 2011).

[4] You Tien Hsing, The Great Urban Transformation: Politics of Land and Property in China(Oxford:OUP,2010)

Comments


Son Eklenenler

bottom of page