top of page
  • Yazarın fotoğrafı49W

Berk Esen: "En Otoriter Lider Bile Sandığı Bir Meşruiyet Aracı Olarak Görüyor"

Türkiye, cumhuriyetin yüzüncü yılında sonuçlarını bütün dünyanın merak ettiği bir seçim yaşadı. Son yıllardaki demokratik gerilemelere rağmen seçimin sonucunun birçokları için sürpriz olması Türkiye'de seçimin hala iktidarı değiştirebilecek bir araç olduğuna inancın yüksek olduğunu gösteriyor. Türkiye'nin otoriterleşmeye devam etse bile hala tam olarak otoriter bir rejim olmadığını düşünen siyaset bilimciler de var. Türkiye'deki rejimi tanımlamak için "rekabetçi otoriter" kavramını öneren Berk Esen de bu isimlerden biri. Sabancı Üniversitesi'nde öğretim üyesi olan Berk Esen'le dünyadaki otoriterleşme dalgası ve sağ popülizmin yükselişi üzerine 2 bölümlük bir söyleşi yaptık. Söyleşimizin ikinci bölümünü de yarın (2 Kasım 2023) yayınlayacağız.


Berk Esen: "En Otoriter Lider Bile Sandığı Bir Meşruiyet Aracı Olarak Görüyor"

Yaşar:

Türkiye'de ve dünyada bir otoriterleşme döneminin içindeyiz. Bu otoriterleşme dalgasının kök sebepleri; yani bizi buraya getiren ekonomik, siyasi ve kültürel sebepler nelerdir?


Siyaset bilimciler 20. yüzyıldan günümüze kadar dünyada üç farklı otoriterleşme dalgasının olduğunu belirtiyorlar. İlk dalga Büyük Buhran ile başlayan sonrasında ise İkinci Dünya Savaşı’yla devam eden süreci kapsıyor. Özellikle de Batı ülkelerinde faşist dalganın yükselmesi ve sonra da faşist rejimlerin işgalci politikalarla Avrupa’nın önemli bir bölümünü kontrol ettiği bir dönemden bahsediyoruz. Sadece Avrupa değil, 1929 Buhranı sonrasında pek çok gelişmekte olan ülkede de otoriter askeri yönetimlerin iktidarı ele geçirdiğini görüyoruz. Yaşanan ekonomik krizler, bu ülkelerin siyasetlerinde ciddi karışıklıkların oluşmasında önemli bir etken olarak gösterilebilir. Özellikle Latin Amerika’da bu dönemde çok sayıda askeri darbe meydana gelmiştir. İşte bu süreçler, ilk otoriterleşme dalgası olarak kabul ediliyor.


Otoriterleşme dalgasının ikincisiyse 1960’lı yıllardan başlayarak 1970’li yılların ortasına kadar sürer. Bu dönemde yine daha çok gelişmekte olan ülkelerin askeri darbelerle etkilendiğini ve sonrasında demokratik rejimlerin sekteye uğradığını görüyoruz.


Son dalga ise 2000’lerden günümüze kadar gelen dönemi kapsıyor. Bu dönemde seçim yoluyla iktidara gelen partilerin ve o partilerin başındaki liderlerin; giderek denge denetleme mekanizmalarını ortadan kaldırdıkları, kurumları partizan bir şekilde kontrol ettikleri, muhalefetin alanını giderek daralttıkları, sivil toplumu baskı altına aldıkları ve medyayı büyük oranda kontrol ettikleri bir süreç yaşandığını gözlemliyoruz. Dolayısıyla, birçok ülkede kademe kademe bir demokratik gerileme ve akabinde demokratik bir çöküş yaşanıyor.


İşte siyaset bilimciler bugün bu üçüncü otoriterleşme dalgasının içinde olduğumuzu söylüyorlar. Burada şu tespiti yaparak devam etmek gerekiyor: Birinci ve ikinci otoriterleşme dalgasında askeri darbeler ve faşist rejimlerin yükselişi nedeniyle yaşanan bir otoriterleşme olduğundan adeta bir anda çöken ve uzun sürede ayağa kalkamayan demokratik rejimler ile karşı karşıyaydık. Yine bu ilk iki dönemde çok kapalı siyasi sistemler ortaya çıkmıştı.


Üçüncü otoriterleşme dalgasını öncekilerden ayıran temel özellik, demokratik gerilemenin kademe kademe gerçekleşmesi, çok uzun süren bir süreçte yaşanmış olması ve bunun sonucunda bizi tam anlamıyla da kapalı bir siyasi rejime sevk etmemesidir.

Aslında hala kâğıt üstünde bile kalsa düzenli seçimlerin yapıldığı, partiler arasında rekabetin sürdüğü ama seçimlerin adil ve serbest koşullarda olmaması sebebiyle de rejimin otoriter olarak nitelendirildiği bir dönemdeyiz.


Dünya genelinde birçok ülkede böyle bir dönüşüm yaşanıyor. Tabii ki çok daha kapalı otoriter rejimlerde bu otoriterleşme yarı-totaliter bir noktaya da varabiliyor. Çin ve Rusya’daki rejimin zaman içindeki dönüşümü bu bağlamda değerlendirilebilir. Az önce bahsettiğim tipte seçimli otoriter rejimlerin ortaya çıkmasına yol açan nedenleri her ülkenin kendi ulusal koşullarında ya da iç dinamiklerinde arayabiliriz.


Tabi sadece iç faktörler etkili değil. Uluslararası sistem düzeyinde bakacak olursak da Batı ülkelerinde demokratik kurumların çeşitli nedenlerden dolayı zayıfladığını ve artık Batı ülkelerinin dünyanın geri kalanına demokratik bir model önerecek veya destekleyecek ne ahlaki ne siyasi ne iktisadi ne de askeri bir gücünün kalmadığını görüyoruz. En azından 1990’lı yıllarla karşılaştırırsak (çünkü 90’lı yıllarda çok hızlı bir demokratikleşme dalgası vardı) artık bu durumun sona erdiğini görürüz. Bunun içine 11 Eylül saldırıları sonrasında özellikle ABD’de yükselen terör karşıtlığını ve milliyetçi dalgayı da katabiliriz. Irak Savaşı nedeniyle özellikle Amerika’yla birçok Avrupa Birliği ülkesinin arasının açıldığını ve Amerika’nın ahlaki meşruiyetinin dünya genelinde sorgulandığını da söyleyebiliriz.


2008 Küresel Finans Krizi sonrasında yine birçok Batı ülkesindeki ekonomik durgunluk nedeniyle artık o ülkelerde bile sağ tandanslı popülist hareketlerin yükseldiğini, demokratik kurumların aşındığını ve dolayısıyla artık bu ülkelerin dünyanın geri kalanı için bir demokratik modelin öncüsü olamadıklarını söyleyebiliriz. Tabii Rusya ve daha da önemlisi Çin gibi daha kapalı rejimlerin hem dünya ekonomisinde ağırlıklarını hem siyasi etkilerini hem de askeri güçlerini artırmalarıyla birlikte, artık Batı dışında kalan alternatif bir güç odağının da oluştuğunu ve böylelikle dünyanın tek kutupluluktan çok kutuplu bir yapıya evrildiğini görmek gerekiyor. Bu da birçok siyasi lidere, Batı ülkelerinden gelen demokratikleşme baskılarını dengeleme olanağı veriyor ve daha otoriter bir rejim inşa ettikçe kendilerine alternatif iktisadi, siyasi ve diplomatik destek sağlama imkânı bulmalarına yol açıyor.


2008 Krizi başta olmak üzere dünya ekonomisinde yaşanan bu durgunluk, birçok ülkede toplumları küresel ekonomiye entegre olan sınıflar ile bunun tamamen dışında kalmış sınıflar olarak ikiye ayırıyor. İkinci gruba giren kesimler tekrardan ekonomik refaha ulaşmak için daha farklı siyasi hareketlere yöneliyorlar. Farklı siyasi hareketlere destek vermeye başlayan büyük kentlerin çeperlerindeki fakir ya da alt-orta sınıf seçmenlerin popülist, otoriter, “yerli ve milli” siyasi seçeneklere yöneldiğini ve bunun sandıkta da kendini gösterdiğini söyleyebiliriz. Her ülke açısından elbette o ülkeye özgü faktörler bu süreçlerde rol oynayacaktır. Örneğin, Türkiye’yi konuşacaksak başka faktörleri de bu listeye eklemem gerekir. Ama dünya ölçeğinde bir genel fotoğraf çekmek gerekirse, otoriterleşmenin ve milliyetçiliğin yükselmesini sağlayan bu en temel faktörlerin altını çizebilirim.

Türkiye’nin Yeni Rejimi: Rekabetçi Otoriterlik kitabı Eylül 2023'te yayınlandı.

Vahit:

Bahsettiğiniz üç dalga içerisinde üçüncüsünü diğerlerinden ayıran bir hikâye var o da güçlü bir halk desteği. Şehirlerin çeperlerinde yaşayan alt-orta sınıf seçmenleri bu otoriter rejimleri desteklemeye iten nedir?


Olarak nitelendirdiğimiz rejimlere destek veren seçmenlerin bu rejimleri, rejimler otoriter olduğu için desteklediğini düşünmüyorum. Hatta Türkiye örneği üzerinde durursak birçok Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) seçmeninin AKP’ye destek verirken ana nedeninin AKP’nin otoriter olması değil AKP’nin ya da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın savunduğu politikaların bu seçmenlerin işine gelmesi, çıkarına uyması ya da siyaseten desteklemesi olduğunu söyleyebiliriz.


Özellikle popülist liderler açısından bakacak olursak yani Trump’tan Bolsonaro’ya, Orban’dan Erdoğan’a hatta Netanyahu’dan Duterte’ye bu popülist liderler, aslında halk kesimleri nezdinde bazı önemli taleplere cevap verebildikleri, o talepleri siyasal sistemin merkezine taşıyabildikleri ve sistemden hoşnutsuz olan seçmenleri belli oranda tatmin edebildikleri için destek alıyorlar. Söz konusu seçmenler de bu nedenlerden ötürü bu liderlere destek veriyorlar. Bu liderler, sandıkta aldıkları desteği kullanarak rejimi daha otoriter hale getiriyorlar. Yani, seçmenler açısından temel mesele otoriterlik değildir.


Türkiye aslında buna çok güzel bir örnek. Meslektaşım Şebnem Gümüşçü ile yaptığım çalışmalarda da belirttiğimiz üzere, Türkiye, siyaset bilimcilerin “rekabetçi otoriter” olarak nitelendirdiği bir sisteme sahip. Yani, seçimler düzenli olarak yapılıyor, seçim kazanmak iktidara gelmenin tek meşru yolu ve aslında seçimlerde de gerçekten anlamlı bir rekabet yaşanıyor. Bir diğer ifadeyle, seçim öncesinde seçimin sonucu yüzde yüz kestiremiyoruz, “iktidar bu seçimi kesinlikle kazanır” dememiz mümkün olmuyor. Fakat, seçimler serbest ve adil koşullarda yapılmıyor; medya, akademi ve sivil toplumun ciddi bir şekilde baskı altında; bürokrasi partizan bir şekilde iktidar tarafından kontrol ediliyor. Bu sebeplerden ötürü işte bu rejimleri otoriter kabul ediyoruz. Rekabetçi boyutu sürmekle birlikte rejimin otoriter niteliği değişmiyor.


15-20 yıllık bir dönem üzerinden değerlendirme yapılacak olursa şunu görüyoruz:


Bu rejimler ya seçim kaybedip bir demokratikleşme yoluna giriyorlar ya da iktidar seçimi kaybedeceğini fark edip daha sert ve daha kapalı bir otoriter rejim inşa etmeye yöneliyor. Türkiye, ilginç bir şekilde, çok uzun süredir rejimi bu haliyle sürdürebiliyor. Yani, rejim rekabetçi ögelerini tamamen kaybetmiyor.

Örneğin, 2023 seçimlerinden sonra dahi 2024 yılında yapılacak yerel seçimlerde muhalefetin (eğer çok büyük hata yapmazlarsa) birçok büyükşehir belediyesini tekrardan kazanma şansı hala var. Dolayısıyla, otoriterlik artsa da rekabetçi özellik kaybedilip tamamen kapalı bir rejime de dönüşmüyor ama demokratikleşmiyor da. Rejimin otoriter öğeleri ön plandaki yerini hâlâ koruyor. Böyle bir rejimi oturtabilen ve uzun süre sürdürmüş olan ülke sayısı çok azdır. Türkiye belki de bunu yapmış en başarılı örneklerden biridir. Bu sebeple Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, rejimi otoriterleştirmesine rağmen, seçmenler nezdinde ciddi bir popülariteye hâlâ sahip olduğunun altını çizmek gerekiyor.


Dolayısıyla, bu desteği sağlayan faktörlerin ne olduğunu düşünmek gerekiyor. Burada birkaç noktanın altı çizilebilir. Hızlı kentleşmenin kasaba ve köylerden büyük şehirlere taşıdığı milyonlarca seçmen, yaklaşık 20 senelik bir süreç içinde (yani bir kuşak içinde) İstanbul ve Ankara başta olmak üzere büyükşehirlere yerleşti ve onları aslında şehir hayatına, ekonomisine ve siyasetine entegre eden siyasal İslamcılar ve (özellikle de son dönemde) Cumhurbaşkanı Erdoğan oldu.


Bu süreci belki 1994 yerel seçimlerinden başlatabiliriz. Günümüze kadar gelen süreçte başta İstanbul ve Ankara olmak üzere büyükşehirlere göç eden vatandaşların şehre belli oranda entegre olmasıyla onların kent hizmetlerinden yararlanması, iş sahibi olması ve kentte yaşamanın getirdiği ranttan pay almalarını sağlayan temel siyasi hareket, siyasal İslam oldu. Son dönemde AKP bu vaadi yerine getirmekte zorlansa da bu politikaları çok uzun süredir yürüttüğü için seçmenler nezdinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hâlâ bir desteğe sahip olduğunu düşünüyorum. Zaten bu tarz popülist iktidarların partizan bir şekilde kaynak dağıtmaları (sosyal yardımlar, belediye hizmetleri vb.) sayesinde kent çeperlerinde yaşayan alt-orta sınıf ve fakir kesim rejime büyük oranda entegre olmuşlardır.


Hatta, bence, AKP iktidarı, özellikle son on senede, bunu Anadolu’ya da yaymış durumdadır. Bir başka yönden, özellikle son 20-25 senedir büyük şehirlere göç etmiş, nispeten daha muhafazakâr olan kesimlerin kültürel ve siyasi taleplerine karşılık gelebilen ve onların siyaseten destekleyecekleri bir hareket olması nedeniyle de siyasal İslamcılar ama tabii özelde AKP ve Cumhurbaşkanı Erdoğan büyük başarı kazanmıştır. Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu yönüyle, seçmenlerin çoğunluğunun kültürel ve siyasi taleplerine karşılık gelebilen bir programı hâlâ sunabiliyor ve kitle iletişim araçlarının kontrol ettiği için belli oranda seçmenlerin taleplerini dönüştürüp onları daha farklı bir siyasi çizgiye de sokabiliyor.


Son olarak da bu tarz rejimler artık iktidara gelip, kamu kurumlarını kontrol etmeye başlayıp partizan bir yönetim ortaya koyduktan sonra, siyasi sistemde kazananlar ve kaybedenler diye bir ayrışma meydana geliyor. Siz iktidardaki kesimin kazanacağını düşündüğünüz için kazanan takımda yer almak istiyorsunuz. Belki normal şartlarda artık başka partilere yönelmek isteseniz de kaybeden takımda olmak istemediğiniz için ve o liderin kazanacağını düşündüğünüz için yine son kertede ona destek veriyorsunuz.


Rejimin otoriterleşmesinin de bu yapıyı sürdüren bir faktör olduğunu söylemem gerekiyor. Medyanın bu kadar kontrol edildiği, kamu kaynaklarının bu kadar partizan bir şekilde dağıtıldığı bir ortamda uygun koşullarda muhalefet yapma imkânı yoktur ve bu da adil olmayan rekabet koşullarını doğurmuştur. Adil olmayan rekabet koşullarında tabii ki zayıf olan taraf büyük ihtimalle kaybedecektir.


Diğer ülkeler perspektifinden Türkiye’ye bakacak olursak, biraz önce bahsettiğim siyasi ve kültürel talepleri dikkate almamız gerekiyor. Türkiye’de muhafazakâr, mütedeyyin ve dindar seçmenlerin bürokrasiye daha yoğun bir şekilde girmesi, türbanın kamusal alanda serbestleştirilmesi, yaşam tarzına müdahale gibi taleplerden bahsedilebilir. Amerika’da, Brezilya’da ya da Macaristan’da bu kültürel ve siyasi taleplerin izdüşümü biraz daha farklı olacaktır. İşte Amerika’da kürtaj sorununun yanı sıra şimdi yavaş yavaş daha başka meselelerde çıkmaya başlıyor. Brezilya’da başka sorunlardır ama yani geniş çerçeveden partizan kaynak dağıtımı, kültürel ve siyasi taleplere karşılık veriyor olması ve tabii adil rekabet koşulları olmadığı için giderek iktidardaki elitlerin seçim kazanmak için elinin daha güçlü olması üzerinden süreci okumak mümkün.


Vahit:

İlk iki otoriterleşme dalgasında aslında demokratik rejimlerin çöküşü hikayesi vardı. Bunlar küresel veya yerel krizlere karşılık veremedikleri için çöktüler ve yerlerini otoriter rejimlere bıraktılar. Bu üçüncü dalgadaysa yine aynı krizlerin benzerleri olarak 2008 Finans Krizi gibi ya da 2010’lu yıllardaki göç krizleri var ve bu krizler, bu sefer otoriterleşen iktidarların süresinde oluyor. Yani eskisi gibi krizlerin devirdiği demokratik rejimler ve onların yerine gelen otoriter rejimlerden bahsetmiyoruz da krizlerle karşılaştıkça otoriterleşen rejimlerden bahsediyoruz.


Mesela 1929 Buhranı sonrasında Sovyetler Birliği’nde işçi sınıfının diktatörlüğü, Almanya ve İtalya başta olmak üzere başka ülkelerde faşist rejimler, Latin Amerika’da da birçok ülkede askeri darbeler sonrası iktidara gelen kapalı askeri yönetimler vardı. Buna muadil olarak Türkiye’de de Recep Peker örneğini düşünebiliriz. Bu dalgada aslında birçok ülkede demokrasi, parlamenter demokrasi, liberalizm geniş halk kitleleri nezdinde meşruiyetini kaybetmişti. Carl Schmitt’in eleştirilerini düşünebiliriz mesela.


Otoriter siyasetçiler çok rahat bir şekilde çıkıp sandığa dayanmadan da iktidara gelebileceklerini kendilerine, çevrelerine, siyasi kadrolarına ve seçmenlere belli oranda anlatabiliyorlardı. Vatandaşların en azından bir bölümünde buna destek verenler çıkıyordu. Bunun kapalı rejimlere getirdiği müthiş bir meşruiyet vardı. Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği’nin, Yugoslavya’nın ve Çin’in çok uzun süre tek parti diktatörlüğünü devam ettirdiğini ve buna da bir meşruiyet sağladığını düşünürsek sandık yoluyla iktidara gelmenin alternatifi başka rejimler ya da siyasi mekanizmaları vardı. Dolayısıyla, ilk iki dalgada aslında otoriterliğin tabanı çok daha güçlüydü.


Üçüncü otoriterleşme dalgasında bunu görmüyoruz. Yani, ben bunu önemsediğim için zaten bu kavramı kullanmaya devam ediyorum. O rekabetçi otoriterlikteki “rekabetçilik” ya da seçimli otoriter rejimde “seçimli” ifadesi öyle kâğıt üstünde kalan bir şey değil yani en otoriter-baskıcı çizgiye savrulan lider bile son kertede popüler olduğunu ve sandıktan sağladığı bir meşruiyete sahip olduğunu anlatma ihtiyacı duyuyor. Buna alternatif bir siyasi yapı, kapalı rejimlerde oluşturulmadı. Çin belki bir istisna olabilir ama orada bile yerel düzeyde seçimler oluyor ve rejim başka faktörleri kullanarak bir meşruiyet sağlamaya çalışıyor. Ama dünyanın önemli bir bölümünde sandığa gitmek, oy kullanmak, seçim kazanarak iktidara gelmek kabul edilen bir norm olmaya devam ediyor. Bu norm tabii ki kırılabilir veya o normun dışında kalan örnekler olabilir. Ama onlar hep kendini savunma ihtiyacı hissediyor. 1972 yılında Yugoslavya’da ya da Sovyetler Birliği’nde bir lider, kendini bu şekilde savunmak zorunda hissetmiyordu.


Bunun sebebinin ne olduğu bence daha uzun bir tartışma konusu. Yani, kitle iletişim araçlarının getirdiği bir durum olabilir, ekonominin biraz büyümesiyle birlikte orta sınıfların toplumdaki yüzdesinin son 40 senede giderek artmış olması olabilir, başka nedenler olabilir. Bir örnek olarak Türkiye’de de benzer bir durum oluyor. Başka otoriter rejimlerde de o ülke otoriterleştikçe birçok muhalif aydın başka ülkelere gitme ihtiyacı duyuyor ve seçtikleri ülkeler hep Batı ülkeleri oluyor.


Bütün sorunlarına, zayıflıklarına rağmen ekonomisini bir türlü (en azından Avrupa Birliği açısından) yeterince hızlı bir şekilde büyümemesine rağmen, inovasyon konusunda geride kalmaya başlamasına rağmen hala siyasi cazibe merkezi ve hala insanların yaşamak istediği yer olarak Batı dikkat çekiyor.

Bu bence çok önemli ve buna alternatif bir güç bir türlü çıkamıyor. Rusya diyenler oldu ama Rusya ekonomisi, İtalya ekonomisiyle aynı büyüklükte. Yani, cezbedici bir ekonomik büyüklüğe sahip değil. Önemli bir askeri güç olarak kabul ediliyordu ancak Ukrayna savaşında gördük artık orasının bir cazibe merkezi olamayacağını.


Çin diyenler vardı ama Çin bile son birkaç senedir özellikle pandemiden beri ciddi ekonomik sıkıntılar çekiyor. Yani ben bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. Tabii ki bu durum Türkiye gibi rejimlerin otoriter olmadığını göstermiyor ama farklı bir tip otoriterlik ve bu durum, bu ülkelerdeki muhalefete ne olursa olsun mücadele etme imkânı sağlıyor. Bu rejimlerde iktidarı değiştirmek, kapalı rejimlere nazaran, daha kolay. Bu sebeple, bunun çok temel bir fark olduğunu düşünüyorum. Ama bu ileride neye evrilir sorusu ayrı bir tartışma olmakla birlikte dünya ekonomisindeki değişiklikler, yapay zekanın çıkması (olumlu tarafları olmakla birlikte) vb. gelişmeler otoriter rejimlere halkı kontrol edebilme imkanı da verebilir.

Comments


Son Eklenenler

bottom of page