top of page
  • Arın Toker

Türkiye’de Sol Hareketin Tarihi


Türkiye’de sol hareketi tanımlamak için zaman zaman popüler tabirlere başvurulmaktadır. Türk Solu, Türkiye Solu gibi sol cenahı bir bütün şeklinde tanımlayan ifadeler, aslında sol düşüncenin kendisine ve gelişimine ayna tutar bir nitelik taşımamaktadır. Türkiye’de sol hareketten bahsederken hiçbir zaman homojen bir yapıdan ya da sabit bir akıştan söz etmek mümkün değildir. Türkiye’de de dünyadaki başka örneklerinde de görüldüğü gibi pek çok fraksiyona ayrılmış bir sol hareketin varlığı üzerinde durulmalıdır. Ancak Türkiye’de sol hareketin gelişimi, kendine toplumsal bir taban bulması, politik söylem olarak siyasi elitler arasında tartışılması gibi evreleri sıralarken elbette tüm bu sol düşünce mirasının teorik ve pratik olarak bir çıkış noktasının olduğunu da göz ardı etmemek gerekir.

Türkiye Komünist Fırkası

Türkiye’nin ilk komünist partisi Türkiye sınırları içerisinde değil Bakü’de kurulmuştu. Türkiye Komünist Fırkası’nın kurulma amacı, hem Ankara-Moskova ilişkilerini güçlendirmek hem de Anadolu’da komünist fikirlerin yayılmasını sağlamaktı. Ancak Erzurum’da halkın ciddi bir tepkisiyle karşılaştıktan sonra Moskova’ya dönmek için Trabzon limanına ulaşan Türkiye Komünist Fırkası’nın tüm yöneticileri orada öldürülmüşlerdi. Türkiye’de sol hareketin somutlaşması ve sol düşüncenin partileşmesi için yaklaşık 40 sene daha beklenmesi gerekecekti. Uzun yıllar süren savaşlar silsilesinin ardından yeni bir cumhuriyetin kurulduğu, Kemalist devrimlerin ardı ardına gerçekleştiği, örgütlenme özgürlüğünün var olmadığı bir siyasal sistemde sol akımın toplumsal tabanda bir karşılık bulamaması son derece doğal karşılanmalıdır.

1960 Öncesi Türkiye’de Sol Hareket

1923’te Cumhuriyetin ilanından 1960’a kadar Türkiye’de sol siyasetten bahsetmek mümkün değildir. Zaten 1946’ya kadar tek parti olarak ülke siyasetinin odak noktası olan Cumhuriyet Halk Partisi, birtakım muhalif unsurları da içinde barındıran bir partiydi. Partinin devrimci kimliğine karşı daha muhafazakar, veya devletçi kimliğine karşı daha liberal kişiler bulunuyordu ve sözkonusu parti içi muhalefet, olgunlaşma dönemindeki Türk demokrasisi için yeterli görülmekteydi. Dolayısıyla herhangi bir siyasi akımın örgütlenmesine veya güç kazanmasına bir olanak tanınmıyordu. Özetle tek parti döneminin otoriter vesayetçi yapısı, 1946 öncesindeki dönemde siyasal örgütlenmelere müsaade etmeyecek bir yapıda kurgulanmıştı.

1946’da çok partili hayata geçildikten sonra Demokrat Parti, İkinci Dünya Savaşı sonrası CHP’nin savaş dönemindeki otoriter politikalarından bıkan toplumun desteğini alarak 1950’de iktidara gelmişti. DP iktidarı, savaş sonrası çift kutuplu dünya düzenine ayak uydurmak adına Türkiye’yi ABD’nin müttefiki yapma politikasından yana bir tavır almıştı. Dolayısıyla Demokrat Parti; serbest piyasacı, ekonomide özel sektörü tamamen hakim kılan bir anlayışla Türkiye’nin NATO’ya girişi, Marshall Yardımından faydalanılması, Kore Savaşı’nda komünist Kuzey Kore’ye karşı ABD’nin olduğu tarafta yer alınması gibi adımlar atmıştır. Yani 1960’larda sol hareketin çokça eleştireceği adımların atıldığı Demokrat Parti dönemi, sol hareket açısından genel olarak olumsuz gelişmelerin yaşandığı bir dönem olma özelliği taşımaktadır.

Buna karşın 1950’li yılların sol hareket için önemli kazanımlarından biri, CHP’nin bazı konularda sola açılım yapması olmuştur. Demokrat Parti’ye alternatif bir politik söylem üretme ihtiyacı hisseden CHP, serbest piyasacı anlayışa karşı planlı ekonomiyi savunan bir politikaya yönelmiştir. Yine bu dönemde Yön ve Kadro gibi Marksist düşünce kökenli isimlerin yazılarının çıktığı dergiler, CHP’ye sol içerisinde bir yer açma misyonu üstlenmişlerdir. Doğan Avcıoğlu ve Mümtaz Soysal gibi dönemin önde gelen entelektüelleri, 1960’larda CHP’nin “Ortanın Solu” sloganına giden yolun teorik temel taşlarını oluşturacaklardır.

1961 Anayasası ve 1960’larda Türkiye’de Solun Örgütlenme Süreci

1960 yılının 27 Mayıs sabahı gerçekleştirilen askeri darbe, DP iktidarının sonunu getirerek Türkiye’de yepyeni bir siyasal, ekonomik ve toplumsal düzenin de miladı olmuştur. 27 Mayıs sonrasında DP’nin tasfiye edilmesi ve 1961 Anayasası’nın kabul edilmesiyle siyasal örgütlenmelerin önü açılmış, sendikal haklar tanınmış, grev ve miting gibi haklar anayasada yer almıştır. Bu sayede sol hareket, 1960’lı yılların başından itibaren ciddi bir ivme kazanmıştır. Sol düşüncenin toplum katında karşılık bulmasına ve bilhassa işçi ve öğrenci çevrelerinde benimsenmesinde büyük pay sahibi olan 1961 Anayasası, sol içindeki kırılmaların başlangıcını tetikleyen bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır.

1961 Anayasası

Sol hareketin güçlenmesini 1961 Anayasasına borçlu olduğuna inanan Mehmet Ali Aybar öncülüğündeki Türkiye İşçi Partisi (TİP), anayasaya büyük bir kutsallık atfederek anayasanın ve rejimin korunmasından yana yani daha reformist bir tavır takınmıştır. Fakat Türkiye’de Marksist fikriyatın öncülerinden olan Hikmet Kıvılcımlı gibi isimler ve kurumsal olarak Türkiye Komünist Partisi (TKP), sol düşüncenin doğasında bulunan devrimci refleksin kaybedilmemesini ve rejimle barışılmaması gerektiğini savunmuşlardı. TİP ve TKP arasındaki ayrımın başlıca sebebi olarak 1961 Anayasasına karşı geliştirdikleri farklı bakış açıları olduğunu gözlemlemekteyiz. Bu dönemde oluşan bir başka sol grup ise, ordu ve entelektüellerle işbirliğini savunan rejim yanlısı, muhafazakar cumhuriyetçi bir anlayışı benimseyen milli demokratik devrimcilerdir. TİP’ten kopan Mihri Belli’nin teorikleştirdiği Milli Demokratik Devrimciler; ordunun, bürokrasinin ve entelektüel kesimin işbirliğiyle gerçekleştirilecek daha seçkinci bir devrim modelini savunurken TKP kanadı daha halkçı ve dip dalgayla büyüyen bir sosyalist devrimin taraftarlarıydılar.

Sol siyasetin en önemli aktörlerinden biri olan TİP içerisinde de sosyalist devrimin yöntemiyle alakalı tartışmalar mevcuttu. TİP içerisinden Behice Boran, sosyalist devrimin gerçekleşmesi için işçi sınıfının bilinçlenmesi yani Marksist tabirle proletaryaya dönüşmesi gerektiğini savunarak partinin işçi sınıfını eğitme fonksiyonu taşımasının daha doğru olduğunu düşünmüştü. Mehmet Ali Aybar ise partinin sadece işçi, köylü, öğrenci gibi toplumsal sınıfların taleplerini temsil etmesi gerektiğini savunmuştu. Aybar, Behice Boran’ın aksine Türkiye’de solun örgütlenme biçimini piramit gibi üstte yöneticilerin altta işçi ve öğrencilerin olduğu bir yapıda değil dalga dalga, eşitlikçi bir biçimde büyümesinin devrimi daha kalıcı kılacağına dair bir düşünceye sahipti.

Solun örgütlenmesinde TİP’in 1965 seçimlerinde 15 milletvekili ile Meclis’e girmesi, CHP’nin yine seçim döneminde “Ortanın Solu” sloganıyla devletin partisi kimliğinden halkın partisi kimliğine geçiş süreci, sendika hareketleri ve işçi grevlerinin yaygınlaşması büyük önem taşımaktadır. 1965 Seçimlerinde Ortanın Solu sloganını benimseyerek mevcut Adalet Partisi iktidarının solunda duran CHP, TİP ve TKP gibi aşırı sol fikirlere de set çekerek stratejik bir siyasi pozisyon elde etme gayretine girmiştir. Dolayısıyla CHP, Amerikan yanlısı bir dış politika yerine daha dengeci, serbest piyasa yerine ise planlı ve karma ekonomiyi içeren bir propaganda yürütmüştü. CHP’deki bu gelişmeler, “Ortanın Solu” fikrini en çok sahiplenen isimlerden biri olan Bülent Ecevit’in parti içinde güçlenmesini ve Türk siyasetinde Karaoğlan efsanesinin de başlangıcını hazırlayacaktır.

Ancak Türkiye’de solun güçlenmesini sadece siyasetteki gelişmelerle okumaya çalışmak eksik bir tespite sebep olabilir. Sol, kendi meşruiyetini sokakta yani işçi grevlerinde, öğrenci protestolarında bulan bir düşünce sistemi iken toplumsal tabandaki gelişmeleri de göz ardı etmemek gerekir. Bunun için de Türkiye’de solun pik yaptığı yıla, yani 1968’e bakılmalıdır. Amerika’nın Vietnam’da hezimete uğraması sonucu dünyanın çeşitli yerlerinde de başlayan üniversite öğrencilerinin protestolarının yoğunlaşması, 68 Kuşağının oluşumuna ve Türkiye’deki solcuların üniversite merkezli olmak üzere mobilize olmasına olanak sağlamıştır. 1968 itibariyle arkasında ciddi bir toplumsal güç elde eden sol, ana propagandasını Amerikan karşıtlığı üzerine kurmuştu. Amerikan 6.Filosunun Dolmabahçe’ye demir atması sonucu çıkan olayların ve solcu öğrenciler ile Komünizmle Mücadele Derneği gibi grupların çatışması, bu esnada polisin de solcu öğrencilere karşı silah kullanması, solun rejime karşı bir tehdit olarak görülmeye başlandığının sinyallerini vermişti. Bütün çatışmalara rağmen 6.Filonun Türkiye’yi terk etmesi, sol hareketin kayda değer bir militer güce de sahip olduğunu gözler önüne sermiştir.

12 Mart 1971 Muhtırası ve Ecevit’in “Demokratik Sol” Söylemi

Solun işçi ve öğrenci merkezli olmak üzere tabanda yarattığı etkiden güç alan Milli Demokratik Devrim kanadından Doğan Avcıoğlu ve İlhan Selçuk gibi isimlerin ordunun bazı üst düzey komutanları ile işbirliği çerçevesinde, emir komuta zinciri dışında planlanan 9 Mart 1971 darbe teşebbüsü, 12 Mart Muhtırasının verilmesiyle engellenmiştir. Türk Silahlı Kuvvetleri, Başbakan Süleyman Demirel ve hükümetine verdiği muhtırayla kabinenin istifasını istemiş ve yeni hükümeti tarafsız bir başbakanın kurması konusunda dönemin Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a direktifler vermişlerdi. Ordu, TBMM’ye, kurulacak yeni hükümetin tarafsız bir teknokrat hükümeti şeklinde olması konusunda diretmişti. Bizzat dönemin Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç ve kuvvet komutanlarının yaptığı görüşmeler neticesinde CHP Kocaeli Milletvekili Nihat Erim’e başbakanlık görevi verilmesi kararlaştırılmıştı. Nihat Erim’in kuracağı tarafsız hükümete destek vermeyi tartışan CHP’de “12 Mart’ın Ortanın Solu hareketine karşı yapıldığı” gibi bir çıkışla doğrudan İnönü’yü hedef alan Bülent Ecevit, hükümette yer alınmamasına ilişkin tepkisini ortaya koymuştu.

Bülent Ecevit ve İsmet İnönü

İsmet İnönü’nün ısrarıyla Cumhuriyet Halk Partisi, Erim’in kuracağı hükümete destek vermeyi kararlaştırmış ve partinin genel sekreteri Bülent Ecevit, görevinden istifa ederek partinin 30 küsür yıllık genel başkanı İsmet İnönü’ye karşı muhalefet bayrağını açmıştı.

Ordunun sol harekete karşı açıktan bir tavır almasıyla birlikte hem siyasette hem de toplum içerisinde Türk Sağının güç kazanması, Ecevit’i CHP’yi daha halkçı bir konuma getirerek hem birtakım sol taleplere karşılık vererek onların oylarını kazanmayı hem de sol hareketi CHP etrafında toplayarak komünizmi ve radikal solu da dizginlemeye yöneltmişti. Ecevit, İnönü’ye muhalefetini toplumun partiden istek ve beklentileriyle bağdaştırarak parti içinde de yeni bir vizyonu vaat etmişti. Nihayetinde 1972 Kurultayında genel başkanlık seçimini kazanan Bülent Ecevit, ülkenin iki büyük lideri Atatürk ve İnönü’den sonra CHP’nin dümenine geçmişti.

Ecevit, Ortanın Solu ve Demokratik Sol gibi CHP’nin ideolojisini tanımlamak için kullandığı kavramlarla sol düşüncenin Türkiye’nin kendine özgü yapısıyla şekillenmesini savunan bir anlayışın başını çekiyordu. Aşırı sola ve komünizme set çekerek Türkiye’nin kendi sol modelini geliştirmesi gerektiğini, bunun da Anadolu ruhuyla mümkün olabileceğini savunmaktadır. Dış politikada da Demokrat Parti döneminden beri kronikleşen ABD’ye bağımlılığı minimize etmeye çalışan, dengeyi kurmak adına Sovyetlerle ve bilhassa sosyal demokrat Avrupa ülkeleriyle de ilişkileri kuvvetlendirmeyi savunmuştu. Bu yüzden de 1973 Seçimlerinde Ecevit’in iktidara gelişinde MSP ile, yani İslamcıları ve laikleri koalisyon için ortak paydada buluşturan unsur Amerikancı politikaya olan karşıtlıklarıydı. Ecevit’e göre Türkiye, Soğuk Savaş şartlarında daha dengeci bir politika gütmeli ve NATO gibi müttefiklerine bağımlı olmayı sürdürülebilir bir dış siyaset olarak görmemeliydi.

1970’lerde Solun Militerleşmesi

1970’lerde solun gelişiminde Latin Amerika’da gerçekleşen komünist devrimler, başta Küba Devriminin yanı sıra Mao’nun Çin modeli gibi yaşanan gelişmeler Türkiye’de de bazı karşılıklar bulmuştur. Sol içindeki fraksiyonlar, artık sosyalist rejim tipine göre farklılıklar göstermeye başlamışlardı. 1970’lerde artık sol, 12 Mart sonrası artan baskının da etkisiyle militerleşmiştir. Üniversitelerdeki düşünce kulüplerinden doğan sol örgütlenmeler, Latin Amerika’daki gibi kır ve şehir gerillaları halinde silahlanma yoluna gitmiştir. Muhtıra sonrası solun militerleşmesinde rejimle arasındaki ilişki ve Komünizmle Mücadele Dernekleri gibi sağcı oluşumların sol örgütlerle çatışması da önemli bir aşamadır. Deniz Gezmiş ve Mahir Çayan gibi solcu öğrenci hareketlerinden gelme sembol isimlerin bu silahlanmada gerilla teknikleriyle devrim orduları kurmaları da rejimin doğrudan sol hareketi kendisine karşı tehdit olarak görmesine yol açmıştır. 1968’den itibaren gerilimin tırmandığı ve 1970’li yıllar için normalleşmiş olan sokaklardaki sağ-sol çatışması; üniversitelerdeki protestolarla eğitimin, fabrikalardaki grevlerle de üretimin sekteye uğradığı bir dönem olarak tarif edilebilir. 1970’ler boyunca durmak bilmeyen sağ-sol gerilimi, 12 Eylül 1980 sabahı bir başka askeri darbe ile kabuk değiştirmeye başlamıştır.

6. Filo Eylemleri – İstanbul

12 Eylül Sonrası Kesintiye Uğrayan Sol

1970’lerde sokakta ve siyasette amansızca süren sağ-sol çatışması 12 Eylül 1980 darbesiyle kesilmiştir. İdamların ve hapishanelerdeki işkencelerin kol gezdiği 12 Eylül düzeninden hem sağ hem de sol nasibini almış, solcular darbe öncesinde çok iyi kullandıkları mobilize olma becerilerini artık kullanamaz hale gelmiştir. Darbeyle birlikte kurulan 12 Eylül askeri rejimi, hem sağ hem de sol örgütlenmeye karşı otoriter ve tavizsiz bir tavır benimsemiş ve toplumu kaynaştırıcı, Türk-İslam sentezi adıyla bilinen “tüm toplumu bağlayıcı bir üst kimlik” yaratma projesini ortaya koymuştur. Yani 12 Eylül sonrası düzeni özetlemek gerekirse sokağın siyasetten arındırıldığı, siyasetin yalnızca siyasi elitlerin tekelinde bir mesele olduğu, toplumun siyasetten mümkün olduğunca soyutlandığı bir yapı inşa edilmeye başlanmıştı. Dolayısıyla gücünü işçi, köylü, öğrenci gibi toplumsal hareketlilikten alan sol, örgütlülük kabiliyetini kaybederek marjinalleşmiştir.

Darbe sonrası gelen siyasi yasaklar ve tüm siyasi partilerin feshedilmesiyle, 1983’te yeni aktörler ve yeni partiler karşımıza çıkmaktadır. İsmet Paşa’nın oğlu fizik profesörü Erdal İnönü liderliğinde SODEP ve yine İsmet Paşa’nın eski özel kalem müdürü Necdet Calp önderliğinde Halkçı Parti, yeni dönemin sol aktörleri olarak ortaya çıkmışlardır. Daha sonra bu iki parti birleşerek Sosyaldemokrat Halkçı Parti olmuştur. 1989 Seçimlerinde yüzde 28 oy alan SHP, 1980 sonrası solun aldığı en yüksek oy oranına ulaşmıştır. Ancak 1980’lerde cunta rejiminin kefil olduğu, komutanların cunta hükümetinde ekonominin başına getirdiği Turgut Özal ve daha sonrasında kendisinin kurduğu ANAP, halk arasında ciddi bir sempati kazanarak iktidarı elinde bulundurmayı başarmıştır.

Özal’ın 12 Eylül sonrası Türk siyasetinde yarattığı hegemonyayı yalnızca darbeye ve siyasi yasaklara dayandırmak da temelsiz bir çıkarıma neden olmaktadır. Özal’ın iktidara geldiği 1980’ler, panoramik bir bakışla ele almak gerekirse Batı’da da neoliberal dalganın hissedildiği Ronald Reagan ve Margaret Thatcher gibi Keynesyen ekonomi karşıtı, serbest piyasanın hâkim kılındığı, finansal kapitalizmin gelişmesiyle finans devi yeni nesil burjuvaların ortaya çıktığı bir dönemdir. Yani Turgut Özal’ın hegemonyası hem iç hem dış dinamiklere bağlı bir perspektifle değerlendirilmelidir. “Özallı Yıllar” olarak tabir edeceğimiz 1983-93 arası dönemde diğer siyasi aktörlerin ve partilerin ikinci planda kaldığına dikkat çekmek gerekir.

90’larda Hizipleşen Sol

80’li yıllar Özal’ın siyasi hegemonyasının yanı sıra ordunun da devlet kurumlarındaki varlığını sürdürmesiyle devam etmiştir. Ordunun kontrolü altında geçen yıllardan sonra Özal’ın 1989’da cumhurbaşkanı seçilmesiyle sivil siyaset tekrar güç elde etmişti. Siyasi yasakların bitmesinin ardından Bülent Ecevit, eşinin kurduğu Demokratik Sol Parti ile, Deniz Baykal ise CHP ile tekrar aktif siyasete dönmüşlerdi. 90’ların başında solun en güçlü partisi olan SHP, kendi tabanını CHP ve DSP ile de paylaşmak durumunda kalmıştı. SHP Genel Başkanı Erdal İnönü’nün liderlik talebinin ve hevesinin olmaması ve var oldukları siyasi geleneğin asıl kurucusunun CHP olduğunu savunan Deniz Baykal, üç partinin birleşmesi gerektiği konusunda çağrılarda bulunmuştu. Hem oy oranlarında hem de toplum içerisinde bu bölünmenin kimseye fayda sağlamadığı anlaşılınca CHP ve SHP birleşme yoluna gitmişti. Ancak Ecevit, özellikle o dönemde PKK’nın siyasi ayağı olduğu iddia edilen HEP’lilerin SHP listelerinden milletvekili olmasını eleştirmiş, siyasi kariyerini DSP’de geçirmek istediğini ve birleşmeye yanaşmadığını ifade etmişti.

“Dünyada Yeni Sol, Türkiye’de Yeni CHP”

Özal’ın Türk siyasetinde yarattığı hegemonya ve 1980 sonrası neoliberal düzenin hakim olmasıyla Türkiye’de sol, yeni bir hikaye yazmak zorunda kalmıştır. Finansal kapitalizmin ana düstur haline geldiği yeni düzende işçi sınıfının küçülmesi, Türk Sağının Özal ve Demirel gibi dominant liderlerle ciddi bir oy potansiyeline sahip olması, mevcut iktidarlarca neoliberal politikaların benimsenmesiyle özgürlüğü ve kalkınmanın kendi siyasi söylemlerinin ana unsurları haline getirmeleri, solda yeni bir arayışın başlamasına kaynaklık etmiştir.

Deniz Baykal önderliğinde Yeni CHP

1990’larda CHP’nin önde gelen isimlerinden İsmail Cem, yeni sol anlayışın sanayileşme, demokratikleşme ve sosyal adaletin üzerinde kurgulanması gereken Avrupa tipi bir sosyal demokrat zihniyete bürünmesini desteklemişti. Teorisini İsmail Cem’in, pratiğini Deniz Baykal’ın geliştirdiği bu yeni sol düşünce, CHP’nin de iktidar yolunda güçlenmesinde temel rol oynayacaktı. Sosyal demokrasiyi, laikliği, Atatürk milliyetçiliğini merkeze alan yeni CHP ve sol, rejimle bütünleşen bir yapıyı temsil etmektedir. 1970’lerdeki devrimci sol zihniyetin marjinalleşmesi, 80’lerden beri Türkiye’nin en büyük sorunlarından birini teşkil eden PKK’nın eski militer sol örgütlerin artıklarından doğması gibi etmenler siyasi arenada solun daha rejimle barışık bir şekil almasına neden olmuştur.

Özetle 1990’larda sol, artık sokakta karşılık bulamayan, sadece siyasi elitlerin söylemlerini oluşturan bir araç haline gelmiştir. Zaten 1996’da REFAHYOL Hükümetinin kurulması ve akabinde yaşanan 28 Şubat Süreci, PKK terörüne karşı uluslararası camiadaki dik duruşu, rejimin siyasal İslam ile çatışmasından dolayı laiklikten ödün vermeyen Ecevit’in DSP’sine iktidar yolunu açmıştır. Ancak Ecevit’in başbakanlık koltuğuna oturduğu ANASOL-M koalisyonu, 1999 Marmara Depremi ve 2001 Krizi gibi sansasyonel olaylarla sarsılmış ve 2002 Seçimlerinde AK Parti, tek başına iktidara gelerek Türkiye’de yepyeni bir dönemin kapısını aralamıştır.

2000 Sonrası Sol

2002 Seçimleri, Türk siyasi tarihinin en kritik seçimlerinden biri olarak Meclis’te yer alan tüm siyasi partilerin baraj altına kaldığı, AK Parti’nin tek başına iktidara geldiği ve CHP’nin ana muhalefet olduğu bir dönemin başlangıcı olmuştur. Solun değişimi ve dönüşümü artık büyük oranda CHP etrafında olup rejimin İslamcı muhafazakâr kesimle ilişkisi ve Kemalizm tartışmaları ekseninde şekillenmeye başlamıştı. Bu dönemde akademik çevrelerde de Post Kemalizm tartışmaları yapılmış ve AK Parti’nin 28 Şubat Süreciyle ve askeri vesayetle mücadelesine bir meşruiyet zemini aranmıştı.

2013 sonrası AK Parti’nin İslamcı politikalarının ön plana çıkması, Avrupa Birliğine giriş sürecini rafa kaldırmaları ve Gezi Parkı eylemlerinin yaşanması, Kürt hareketinin temsilcisi olan HDP’yi aynı zamanda sol hareketin de çatı partisi haline getirmişti.

Geride bıraktığımız 2023 Seçimlerinde de üçüncü büyük ittifak olarak Meclis’te bulunan Emek ve Özgürlük İttifakının sol düşünceyi parlamentoya taşıdığını görmekteyiz. Günümüzde Türkiye’deki sol hareket; daha çok kimlik siyasetinden beslenen, toplumsal cinsiyet eşitliği, LGBT hakları, anadilde eğitim tartışmaları ekseninde biçimlenmeye devam etmektedir.

Comments


Son Eklenenler

bottom of page