top of page
  • Huricihan İslamoğlu

Soğuk Savaş Söylemi Ukrayna Savaşı’nı Anlamak için Yeterli mi?

Huricihan İslamoğlu’nun 22 Şubat’ta 49W’ya verdiği röportajın metin olarak düzenlenmiş halidir.

21 Şubat’ta Putin’in basın toplantısında yaptığı konuşma çok önemli bir konuşmaydı. Bu konuşmayla Putin, Rusya tarihine yeni bir bakış açısı ortaya koydu. Muhataplarına karşılarında artık komünist dönem veya Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği dönemi ile süreklilik içinde olan bir Rusya olmadığını söyleyerek Amerikalıların Soğuk Savaş söylemine taş koydu.

Putin’e göre, bugünkü Rusya, Ukrayna’da ve eski SSCB’nin diğer bölgelerinde Bolşevik yönetimin geçmişteki hatalarıyla karşı karşıya geliyor. O hataların başında Rus imparatorluğunun topraklarında farklı nüfusların ulusal kimliklerinin tanınması ve de onların kendi kaderlerini tayin etme (self-determination) haklarının tanınması var. Putin bunun sorumlusu olarak Lenin’i görüyor ve bugünkü Ukrayna’yı Lenin‘in Ukrayna’sı olarak tanımlıyor. Diğer bir deyişle; Putin’in mesele olarak gördüğü şey, Ukrayna’nın bir ulus devlet olarak ortaya çıkması! Putin, bundan Bolşeviklerin, özellikle de Lenin’in, sorumlu olduğunu söylüyor. Halbuki, Bolşevikler öncesi Çarlık Rusya’sında, yani Rus İmparatorluğu döneminde imparatorluk topraklarında bulunan farklı nüfuslar tek merkezden, yani Moskova’dan yönetiliyorlardı; ulus kimliklerine dayanan bir ayrışma yoktu.

Putin’e göre, Bolşeviklerin kendi kaderlerini belirleme hakkına sahip uluslara dayalı sosyalist birlik anlayışı, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği çöktüğünde farklı bölgelerin ulus devletler olarak ortaya çıkmalarının yolunu açtı. Putin için bütün mesele bu! SSCB, bir bütün olarak, kapsadığı coğrafya açısından, tarihsel Rusya ile bir süreklilik içindeydi. SSCB, tarihsel Rusya’ya tekabül ediyordu. Bu sürekliliği bozan, Lenin’in, ulusların kendi kaderlerini tayin etme ilkesiydi (self-determination). Bu ilke pratikte işlemedi, çünkü pratikte Moskova’daki merkezi bir güç, Stalin’in diktatoryası çerçevesinde, bütün bu ulusal birimlerin üstünde hareket etmeye devam etti. Fakat 1991’de merkezdeki gücün zayıflamasıyla Lenin’in ilkesi tekrar gündeme geldi ve SSCB dağıldığı zaman çok sayıda ulus devlet ortaya çıktı. Teoride yerini koruyan bu ilke, Batı tarafından da Batı’nın kendi çıkarları doğrultusunda desteklendi. Putin’e göre oluşturulan bu ulusal devletler topografyası gerçeğe uymuyordu. Örneğin, Ukrayna’ya 1950’lerde Nikita Kruşçev döneminde katılan Kırım ve bugün tartışma konusu olan Ukrayna’nın doğusundaki Donbas bölgelerinde ağırlıklı olarak Rusça konuşan nüfus bulunmaktaydı. Putin, bu Rus nüfusların ulu orta, Leninist politika doğrultusunda, belirli ulusların parçası yapıldıklarını söylüyor.

Özetle, Putin’in konuşmasından çıkarılabilecek önemli hususlardan birisi, Soğuk Savaş retoriğinin artık geçerli olmadığının ve artık muhataplarının karşısında bir komünist Rusya olmadığının ifade edilmesiydi. Bu doğrultuda Putin, artık Leninist politikaların da geçerli olmadığına, yeni Rusya’nın, tarihsel Rusya’yla bağlantısını yeniden kurmak amacında olduğuna işaret etti. Tarihsel Rusya’nın sınırları içinde bulunan ve 1991’de kaybedilen toprakları geri alacaklarını, bunun bugün Rusya’nın güvenliği açısından çok önemli olduğunu, bunun farklı zamanlarda Batılı liderlere anlatıldığını fakat onların bunu anlamadıklarını ifade etti.

Konuşmadaki ikinci önemli husus ise Rusya’nın küresel iktisadi sahnede bir aktör olarak yer alması ve bu sahnedeki aktörlerin birbirleri ile olan bağımlılık ilişkileriydi.

Zaten Rusya’nın şimdiye kadar Çin ile inşa edilmiş bir ittifakı vardı. Bu ittifak uyarınca Rusya, Çin’in 30 yıl boyunca doğal gaz ihtiyacını karşılamayı taahhüt etmişti. Küresel ekonomi içerisinde, Rusya güvenlik meselesine yoğunlaşırken Çin iktisadi alanda kalmayı mümkün olabildiğince tercih ediyor. Bu da sanki aralarında bir iş birliğine işaret ediyor. Dünyanın çeşitli bölgelerinde ortaya çıkan sorunlarda, ocak ayında Kazakistan ve şimdi de Ukrayna örneklerinden de görünüyor ki iki ülke bu iş birliği çerçevesinde birbirlerini destekler durumda.

İyisiyle kötüsüyle Rusya’nın tarihinde yeni bir dönem başlıyor. Aslında bu dönem bir süredir başlamış durumda ancak Putin’in son konuşmasında en açık şekilde beyan edilmiş oldu. Putin, sosyalist Rusya’ya mesafesini koydu ve Rusya’nın da kapitalist dünyada yer aldığını gösterdi. Farklı aktörlerin birbirleriyle çok yakın bağımlılık işlerinin olduğu bu düzende bir türlü beraber var olacağız diyor. İktisadi bağımlılıkların yanında güvenlik sorunları var. Bu yüzden, Rusya’nın güvenlik kaygılarının dikkate alınmaması söz konusu değil diyor.

Putin kısa vadede neler yapmak istiyor? Putin ‘ben benim olanı korurum’ diyor.

Putin, Rus nüfusu çoğunlukta olan bölgeler benimdir ve ben benim olanı korurum diyor. Şu anda Ukrayna’da bunu yapıyor. 2014’te Rusya tarafından işgal edilen Kırım da tarihsel olarak Rusya’nın (hem Çarlık hem de SSCB dönemlerinde) ana donanma gücünün yer aldığı bölgeydi ve Putin’e göre hep öyle kalması gerekiyordu.

1950’lerde SSCB döneminde Ukrayna‘ya katılmış olan Kırım’ın işgali sonrası, Batı, özellikle de ABD, bazı Rus iş adamlarının ve Rus devlet bankalarının dünya piyasalarında hareket kabiliyetlerini sınırlayıcı bir dizi önlemi uyguladı. Ne var ki Rusya’nın zengin doğal kaynaklara sahip olması, onun ihraç ettiği petrol, doğal, gaz, gübre, buğday ve de paladyum gibi malların dünya piyasalarında vazgeçilmez olmaları Rusya’nın küresel finans ağlarının tamamen dışında bırakılmalarını izin vermedi. Ayrıca 2014’ten sonra Rus ekonomisi işleyişinde giderek bağımsızlaştı, örneğin, ithal malları için ödemelerin dolar ile değil de ruble ile yapılmasının yolları bulundu. Yani, finansal/ iktisadi önemler Rus ekonomisini çökertemedi. Halbuki, Batı böyle bir çöküşle birlikte Putin’in iktidarını sarsacak ölçüde Rusya’da toplumsal bir hoşnutsuzluk oluşmasını bekliyordu. Bu gerçekleşmedi.

Bugün de Ukrayna’da benzeri bir durum yaşanmakta. Rusya’ya karşı Batı ittifakının en önemli ve de şu aşamada tek silahı olan finansal/ iktisadi önlemlerin Rusya, onun ekonomisi üzerindeki etkileri sınırlı kalmaya mahkûm. Örneğin, bu önemlerin en etkini olarak görülen ve  Rusya’nın, ihraç ettiği malların ödemelerinin yapılmasını sağlayan finans kuruluşları arasındaki iletişimi sağlayan SWIFT sistemi dışında bırakılması karşısında Batı’nın kendi içindeki güçlerin direnişi söz konusu. Dahası, iktisadi önlemleri uygulayacak olan merciin Avrupa Merkez Bankası olduğu düşünülecek olduğunda, bankanın başkanı Christine Lagarde 25 Şubat’ta Rusya’ya karşı önlemleri desteklediğini fakat aynı zamanda Avrupa Merkez Bankasının, Avro bölgesinin istikrarını korunmasından sorumlu olduğunu ve Rusya’dan ithal edilen doğal gaz ve petrol fiyatlarında, önlemlerin yol açabileceği herhangi bir  artışın bu istikrarı bozacağını beyan etti.

Özetle, Rusya zengin kapitalist dünyanın çok ihtiyacı duyduğu kaynaklara sahip. Bu sebeple, bu alanlarda oyunu kuran Rusya. Putin bunu biliyor, daha önce Kırım’da olduğu gibi bu kez de Ukrayna macerasından kazanımlarla döneceğinden emin görünüyor.

Bugün, Ukrayna’da yaşananlara gelmeden, Ocak 2022’de Kazakistan’da yaşananlara bakacak olursak; yine çok zengin doğal kaynaklara, özellikle de doğal gaz ve altın kaynaklarına sahip olan Kazakistan’da eski Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbeyev küresel açılımlar yapmıştı, büyük altyapı projelerine girişmişti, Amerikan, Avrupa, Çin şirketlerine mavi boncuklar dağıtmıştı. Kendisi Sovyetler döneminde Kazakistan’daki Komünist parti şeflerindendi; sağ kolu olan Karim Masimov ise Rusya’da, Çin’de ve de ABD’de okumuş, Kazakistan’ın küresel ekonomide ağırlık kazanmasını amaçlıyordu. Fakat Rusya, nüfusunun üçte birinden fazlası Rus olan Kazakistan’ı da etki alanında tutmak adına Nursultan Nazarbeyev ve Karim Masimov ‘un bir darbe ile saf dışı edilip Moskova yanlısı bir ekibin yönetimi ele geçirmesini sağladı. Batı nedense ufak tefek protesto beyanatları dışında, Kazakistan’da olan biten karşısında sessiz kalmayı tercih etti.

Ukrayna’ya dönecek olursak, Batı ittifakı ile Rusya’yı karşı karşıya getirecek bir savaş olacağını hiç sanmıyorum. Rusya ile ABD’nin karşı karşıya gelmesi kimsenin işine gelmez. Putin’in 21 Şubat’ta verdiği deklarasyonu açıkça Rusya ve Batı’nın aynı dünyanın, aynı küresel kapitalist dünyanın insanları olduğunu hatırlattı. Putin, biz komünizm dönemini reddediyoruz, aramızda ideolojik bir karşıtlık yok o nedenle de soğuk savaş retoriğinden vazgeçin dedi. İdeolojik çatışma artık sizin içinizde, demek istedi belki de. Gerçekten de ABD’de Bernie Sanders taraftarları 2008’de ve 2020’den itibaren salgınla yaşanan iktisadi kriz sonrasında öyle bir söylemle ortaya çıktılar ki Lenin solda sıfır kaldı.

‘Soğuk Savaş söylemleriyle bir yere varılamaz, özellikle iktisadi düzeyde birbirimize bağımlıyız ve birbirimizin güvenlik kaygılarına saygı duymalıyız; küresel dünyada Rusya da bir oyuncu ve gerektiğinde kendi nüfus sahasını korur’ diyerek Putin kabaca yeni bir dünyanın gerçeklerini ortaya koydu sanki. 19. yüzyıldan beri dünya ekonomisinde egemen olmuş olan Batı ise egemenliği üzerinde Rusya’dan, Çin’den gelecek kısıtlamalara pek alışık değil ve bunları hep hayati tehditler olarak nitelendiriyor. Örneğin, Daron Acemoğlu Boğaziçi Üniversitesi’nde Aralık 2019’da yaptığı konuşmasında otoriter Çin tarafından tehdit ediliyoruz demişti. Çin tehdit etmiyor, sadece kapitalizm içerisinde başarı sağlıyor. Var olması tehdit olarak görülüyor. Şimdiye kadar tek başına dünyada egemen olmuş Batı’nın, çok kutuplu dünya düzenine alışmada zorluk çektiğini görüyoruz.

Dünyada büyük devletler, büyük şirket ve finans kuruluşları arasında güç dengelerinin yeniden kurulduğu bir dönemde yaşıyoruz. Bu dönemde büyük güçlerin etkinlik alanları içinde ve sınırlarında yer alan Ukrayna, Afganistan, Irak gibi bölgeler bu oyunun kaybedenleri oluyor. Ukrayna‘da 21 Şubat’ta Rusya’nın ülkenin doğu sınırında alelacele kurulan iki cumhuriyeti tanıyıp oraya Rus ordusunun girmesi ve sonra da başkent Kiev’e doğru ilerleyerek şehri bombalamaya başlaması ile on binlerce Ukraynalı evlerini barklarını bırakıp yolara düştü, ölü sayısını bilmiyoruz, çok sayıda kişinin Polonya, Romanya sınırlarına yığılmış olduklarını haberlerde duyuyoruz.  Aynı haberler, Ukrayna’nın radar altyapısı olmadığı için Rus uçaklarının saldırılarının öngörülemediğini, bir savunma altyapısına sahip olmadığı Rus ordusunu balistik silahlarla yaptığı saldırılara karşı duramadığını sıradan vakalar olarak beyan etti.  2004-05’te tüm AB camiası, Ukrayna’da Rusya yanlısı rejimin değişmesi için seferber olmuştu, gerçekleşen ‘turuncu’ devriminde AB’nin payı büyüktü.  Aynı dönemde Ukrayna’ya AB üyeliği ve NATO üyeliği vaat edildi, gerçekleşmedi. Bu arada Rusya taraftarları 2010’da iktidarı tekrar ele geçirdi- aynı yıllarda bütün Doğu Avrupa’da olduğu gibi Ukrayna’da da AB karşısında düş kırıklığı yaşanıyor ve aşırı ulusalcı sağ hareketler güçleniyordu. 2014’te Rusya Ukrayna’nın toprağı olan Kırım’ı işgal etti – bu da ulusalcı sağ hareketin daha da güçlenmesine yol açtı. Batı ittifakı bugün olduğu gibi o zaman da iktisadi önlemlerin ötesinde Rusya sınırındaki bu bölge için bir şey yapmadı. NATO AB bölgesi sınırlarına askerlerini yığmakla yetindi. 2014’ten sonra büyük sayılarda Ukraynalı Kanada’ya, İngiltere’ye göç etti.  Dün gece Ukrayna’nın başkanı televizyonda “kimse bizim için savaşmıyor. Biz savaşacağız.” dediğinde, nedense dokundu. Eğer Başkan Volodimir Zelenski Ukrayna’daki Batı-yanlısı kesimlerin dramını seslendiriyorsa, Putin’in çıkmazı Batı kapitalizmi, aşırı ulusalcı sağ karşısında sosyalist bir çözüm değil basit bir Rus ulusalcılığının ötesinde bir şey sunamamasında.

Röportaj: Abdulvahit Gezer, Dilruba Turan

Huricihan Islamoglu

Metinleştiren: Dilruba Turan

Comments


Son Eklenenler

bottom of page