top of page
  • Ogün Törer

Kemalizm: Halka Rağmen Halk İçin

Kemalizm, sonradan doktrinleşmesi ve eklektik bir karaktere sahip olması sebebiyle tanımlaması zor bir kavramdır. En basit haliyle yeni bir rejimin kurulması, modernleşme ve ulus-devlet inşası amacı güden bir söylemdir ve bu amacı gerçekleştirme görevini Mustafa Kemal başta olmak üzere Cumhuriyetin kurucu elitleri diyebileceğimiz subaylar üstlenmiştir.


Kemalizm, edindiği temel amaçlar nedeniyle ideolojik boyutu oldukça esnek bir yapıya sahiptir. Bu ideolojik esneklik Kemalizm’in farklı siyasi görüşlerce farklı şekilde yorumlanmasına yol açmıştır. Modernleşme yolunda yapılan inkılapların ve devrimlerin süreklilik kazanması istendiği için özellikle Atatürk’ün vefatından sonra Kemalizm, belirli ideolojik zeminlere oturtulmaya çalışılmıştır. Yeni bir düzen, yeni bir sosyal yapı getirmesi, geleneğe birçok noktada karşı olması sebebiyle karizmatik bir meşruluk kaynağına sahip olan Atatürk ve Atatürkçülük kavramı yeni rejim yandaşlarını otoriteye ikna eden temel unsurdur.

Ayrışma hattının diğer tarafında bulunan daha gelenekçi, Atatürk ilke ve inkılaplarını benimsememiş kesimde dahi, Millî Mücadele’ye liderlik edip düşmanı alt ettiği için Atatürk ve yaptığı işler belirli bir noktada saygı toplayabilmişti. Atatürk isminin toplumun derinlerine nüfuz edebilmiş olması, iktidar sahiplerinin veya iktidara sahip olmak isteyenlerin uzun süre boyunca Kemalizm’i kendi bakış açılarıyla belirli bir kalıba sığdırarak hakimiyetlerini kabul ettirmeye çalışmalarına, otoriteleri için bir meşruiyet kaynağı olarak kullanmalarına yol açmıştır. Böylece Kemalizm, Atatürk’ün vefatından sonra kimi kesimler tarafından sol bir bakışla, kimisi tarafından sağ bir bakışla yorumlanmıştır.

Mustafa Kemal Atatürk meclise hitap ediyor.

Ulus Devlet İnşası ve Modernleşme Cumhuriyetin kurucu İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın da dediği gibi CHP’nin, yani Kemalizm’in öncelikli amacı modernleşmek ve buna ulaşmak için de bir ulus devlet inşa etmekti. Elbette bir ulus devlet için öncelikle bir ulus inşa edilmeliydi. Eugene Weber’in ünlü eseri “Peasants Into Frenchmen”i hatırlatan, çoğunluğu köylü olan, millet bilincinden yoksun Türkiye ahalisine ilk olarak bu bilinç aşılanmalıydı. Yani ilk olarak bir millet kurulacak, ulus-devlet devrimi gerçekleştirilecek ve birçok açıdan yetersiz görülen halk modernleştirilip ideal Cumhuriyet vatandaşlarına dönüştürülecekti.

Bu amaçla hukukta, ekonomide, sosyal yaşamda, dış politikada temelde veya yüzeyde birçok inkılap Atatürk ve silah arkadaşları tarafından gerçekleştirilmiştir. Atatürk dönemindeki Kemalizm’in temel mottosunun “Halka rağmen, halk için” olduğunu söyleyebiliriz.

Aslında bu ilke, bize Kemalizm’i en sade haliyle anlatmaktadır. Halkın gelişmesini, modernleşmesini ve kalkınmasını hedefleyen Kemalizm, kurucu elitlere göre halk için edindiği amaçları kendi iyiliği için doğrusunu bilmeyen halka, onlara rağmen olsa dahi gerçekleştirme zorunluluğundaydı. Dönemin önde gelen eğitimcilerinden Kazım Nami Duru’nun dediği gibi “Kemalizm, bir ideal değil, gerçekleştirilmiş birtakım realitelerdi”

Ancak Atatürk’ün vefatından sonra Duru, 1939 yılındaki CHP kongresinde, ideolojik kalıplara sığdırılamayan Kemalizm’in belirsizliğinden yakınarak Kemalizm’in bir kitabının yazılması gerektiğini savunmuştu. Nitekim, Atatürk’ün vefatından sonraki iktidarlar da Kemalizm’i ideolojileştirememişler, ancak birçoğu meşruiyet kaynağı edinmek adına, ideolojilerini Kemalistleştirmişlerdir. Bu durum da ideolojik bir kaygıdan ziyade ulus-devlet inşası ve modernleşmeyi gerçekleştirme amacı taşıyan Kemalizm’i zamanla sol ve sağ olarak yorumlanmasına sebep olmuştur.

Nitekim, Atatürk’ün vefatından sonraki iktidarlar da Kemalizm’i ideolojileştirememişler, ancak birçoğu meşruiyet kaynağı edinmek adına, ideolojilerini Kemalistleştirmişlerdir.

Sol Kemalizm, Kemalizm’i sola yakınlaştırmak, daha doğru bir deyişle Kemalizm’i sol bir kalıba sığdırmak isteyen, sosyalist bir yapılanma olan Kadro dergisi Atatürk devrimlerini yetersiz görmekteydi. Bunun sebebi Marx’ın görüşlerini temel alarak, devrimlerin temelde (infrastructure), yani iktisadi yapıda değil yüzeyde (superstructure), yani sosyal, hukuk, din gibi ekonomi dışı alanlarda kendilerini hissettiriyor olmalarıydı. Türkiye’de Sosyalist devrimin gerçekleşmesini umuyorlardı ve Bolşevik devrimiyle birlikte Marx’ın öne attığı sıralamanın aksine kapitalist sisteme net bir geçiş olmadan da sosyalizmin gelebileceğine ikna olmuş durumdalardı. Kadro dergisinden sonra sol Kemalizm ideolojisi, 1960 Darbesiyle sol bir havaya büründürülen Atatürkçülükle birlikte Yön dergisiyle yoluna devam etmiştir.

Kadro Dergisi ekibi

Peki Kemalizm gerçekten de sol tandanslı bir tutum muydu? Bu sorunun cevabını ararken Kemalizm’e sol taraftan bakanların argümanları temelde üç kavram altında incelenebilir: Anti-emperyalizm, devletçilik ve halkçılık.

Anti-emperyalizm

Kemalizm’in anti emperyalist karakterine ilk olarak 1921 Anayasasının taslağı kabul edilen, Mustafa Kemal tarafından TBMM’ye sunulan Halkçılık Programında rastlıyoruz. Daha sonrasında TBMM Beyannamesi olarak anılan bu metinde “Türkiye Büyük Millet Meclisi, milletin hayat ve istiklâline suikast eden emperyalist ve kapitalist düşmanların tecavüzatına karşı müdafaa ve bu maksada aykırı hareket edenleri tedip azmiyle kurulmuş bir orduya sahiptir.” ibaresi yer almaktadır.

Ordunun işlevi kapitalist ve emperyalist düşmanlara karşı vatanı savunmak olarak belirlenmiştir. SSCB’nin desteğinin devamını sağlamak ve gerçekten de emperyalist amaçlar güden itilaf kanadına karşı halkı bütünleştirmek adına Halkçılık Programında daha sosyalizan bir tutum sergilenmiştir. Ancak burada karşı çıkılan kapitalizm, bir ekonomik model olarak değil, emperyalizmin eş anlamlısı olarak kullanılmıştır. Bu sebeple, bu beyanname anti-emperyalist özellikler taşıyıp sosyalizm çizgisine yakın bir yerde kendisini konumlandırsa da net bir şekilde sosyalizm yandaşlığı veya ekonomik anlamda kapitalizm karşıtlığı olarak okunamaz.

Gerek Atatürk döneminde gerek onun vefatından sonra Sovyetlerle her ne kadar inişli çıkışlı da olsa temelde pozitif bir ilişki kurulmuştur. Bu ilişki, genç Cumhuriyetin solcularını memnun etse de özellikle İnönü döneminde izlenen pragmatist ve dengeci politikalar onları tatmin etmemiştir. Kurtuluş Savaşı’nda en çok mücadele edilen devlet olan Yunanistan’ın, emperyalist değil milliyetçi kaygılar gütmesi sebebiyle, Türk İnkılabının çokça övündüğü anti emperyalizme evrensel düzeyde öncülük ettiği argümanına karşı çıkanlar olsa da hem İngiltere ve Fransa gibi emperyalist amaçlar güden ülkelere hem de bu iki devletin desteklediği Yunanistan’a karşı verilmiş mücadele pekâlâ anti emperyalist olarak yorumlanabilir ve Kemalizm’i spektrumun soluna doğru yaklaştırır.

Devletçilik

Sanayileşememiş Osmanlı’dan kalan ekonomik yetersizlik mirası, Cumhuriyet’in kurucu elitlerini düşündüren, aşılması gereken bir durumdu. Savaştan yeni çıkmış ve iktisadi bakımdan yeterince evrim geçirmemiş toplumun, seviyelerine ulaşılmak istenen modern devletlerin ekonomik modeli olan kapitalizmle birlikte büyümesi pek mümkün görülmüyordu. Ülke kalkınmalıydı çünkü bağımsız bir ulus devlet devrimi için ekonomik kalkınma elzemdi. Atatürk, bu görüşünü “Siyasî ve askeri zaferler, ne kadar büyük olursa olsun, ekonomik zaferlerle taçlandırılamazlarsa kazanılacak başarılar yaşayamaz, az zamanda söner.” sözleriyle de ifade etmiştir.

1923 Yılının ilk çeyreğinde yapılan, devletin iktisadi görüşlere de sahip olması gerektiği, özel teşebbüslere destek ve kredi sağlaması gerektiği kararları alınan İzmir İktisat Kongresi’nin açılış konuşmasında Atatürk, devletin ve hükümetin ekonomide jandarmalık yapmayacağının altını çizmişti. Yani henüz Cumhuriyet kurulmadan, ekonomik modelin devletin müdahalesinde ancak özel teşebbüslere de destek veren, karma bir çizgide olacağı sinyalleri verilmişti. Halkın özel teşebbüsler için yeterli sermayesi yoktu ve liberalizm, kapitalist devrime henüz tam anlamıyla dokunamamış Türkiye için tehlikeli bir model olarak görülüyordu.

İsmet İnönü, 1930 yılında yaptığı bir konuşmada liberalizmin memleket için anlaşılması güç bir kavram olduğunu, devletin devletçiliğe ılımlı olduğunu ve onları bu istikamete iten şeyin halkın ihtiyaçları olduğunu söylemiştir. Halkın ihtiyaçlarının, halkın özel teşebbüslerine müdahale yoluyla giderilmek istenmesi “Halka rağmen, halk için” nosyonunun bir yansımasıdır. Refahı artırma amacı taşıması sebebiyle buradaki devletçiliğinin müdahalesini sosyal müdahalecilik anlayışı ile kesiştirebiliriz. Buna ek olarak, devletçilik ilkesinin benimsenmesinde 1929 Ekonomik Krizinin etkilerinden güvenilir ellerle kaçınılması amacı da önemli bir yer tutuyordu.

1933 yılında devlet kontrolünde, düzenli ve disiplinli bir şekilde sanayileşme amacı taşıyan Birinci Sanayi Planı da hem iktisadi yapının yeniden inşası hem de Büyük Buhran’ın getireceği darbelere karşı bir kalkan olma amacı taşıyordu. Bu sebeplerden dolayı keskin çizgileri olmayan bir devletçilik modeli Türkiye Cumhuriyeti için Atatürk ve kurucu elitler tarafından uygun görülüyordu. Ancak Türkiye devletçiliğini yalnızca planlı ekonomi modeli olarak okumak doğru olmayabilir. Türkiye devletçiliği, devleti ve milletiyle bölünmez bir bütün olma ve milletten önce devletin gelmesi ilkelerini de içinde barındırır.

Türkiye devletçiliği, devleti ve milletiyle bölünmez bir bütün olma ve milletten önce devletin gelmesi ilkelerini de içinde barındırır.

Örneğin Atatürk, Türk halkının yaratılıştan devletçi olduğunu söylemiştir. Nitekim Türkler, tarihleri boyunca kurdukları devletleri kutsalları kabul etmişler, ezeli ve ebedi olan devletin buyruklarına, devletin bekası için boyun eğmişlerdir. Diğer bir deyişle, Türklerin doğasında bir nevi “halka rağmen, devlet için” anlayışı bulunuyordu. Atatürk, sözlerinin devamında halkın her ihtiyacını devletten talep etme hakkını kendinde bulduğunu söylemiştir. Halkın ihtiyacı ne olursa olsun halk bunu devletten talep etmek ister çünkü devlet büyüktür, devlet neredeyse halkın babası konumundadır.

Kemalizm’e sol taraftan bakanlar ekonomide devletçi modelden yola çıkarak ideolojilerini Kemalist çizgiyle kesiştirmişlerdir. Ancak Türkiye devletçiliği, görüldüğü üzere ekonomik boyutu aşan bir kavramdır. Cumhuriyet, parti, meclis, hatta halk dahi devlet içindir ve liberalizm, sosyalizm veya herhangi bir ekonomik model yalnızca devletin bekası için, devlet tarafından benimsenebilir.

Halkçılık

Kemalizm’in halkçılığı ulus-devlet inşası, cumhuriyetçilik ve milletçilik ilkesiyle birlikte okunmalıdır. Ulus devlet başlığı altında da bahsettiğimiz üzere, modern bir devlet kurmak için bir üst kimlik inşa edilmeliydi. Bu üst kimlik, yalnızca Türk olmakla elde edilmemeli, aynı zamanda Cumhuriyetçilik ilkesinin gerekli kıldığı üzere ideal bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olunmalıydı. İdeal vatandaştan kasıt ise bireyin devlet işleriyle alakadar olması, devlet için çabalaması demekti. Ancak Kemalist elitler halkın alaka eksikliğinden yakınıyorlar, Recep Peker bu durumu Türkiye’de kıymetli bir vatandaş kütlesi bulunduğuna inanmak davası olarak tanımlıyordu.

Eğitim düzeyi düşük, devlet işlerine alakadar olmayan ve popülasyonun çoğunluğunu oluşturan bu bilinçsiz topluluğun halkevleri veya köy enstitüleri gibi programlarla vatandaşlık bakımından idealize edilmesi amacı taşınıyordu. Sol tandanslı görüşlerde yer alan halkçılığın aksine Kemalizm, bir elit tabakayı reddetmeyip görüldüğü üzere net bir şekilde halkın üstünde olan seçkin bir sınıf içeriyordu. Kurucu elitler her ne kadar halk için çalışsa da kendilerini birçok konuda yetersiz gördükleri Türkiye ahalisinden üstün saydıklarını inkâr etmiyorlar, hatta belli etmekten de geri durmuyorlardı. Birçok konuda yetersiz görülen halkı doğruya itecek bir elit sınıfı şarttı ve egemenlik Anayasa’da halka değil millete verilmişti.

Yeni rejimin henüz emekleme aşamalarında Türkiye içinde otoriter bir rejim tarafından sağlanan eşitsizlik vardı ve bu eşitsizliğin devamlılığı halka rağmen olsa da halk içindi. Kısacası, Kemalizm halkçılığı, halkın çıkarını gözetse de edindiği tutum sebebiyle klasik sol halkçılığın elementlerini taşımamaktadır. Halk, modern bir Cumhuriyet devletinin standartlarına gelmeliydi ve bunun için de kendini üst kültür kabul edilen Türk kavramına ait görmeliydi. Yani Kemalizm halkçılığı, halka rağmen halk için anlayışının sürdürüldüğü, halkı “ideal Cumhuriyet vatandaşı” konumuna çıkarıp üst kültürle, yani milletle bütünleştirme amacı taşıyan bir ilkeydi.

Yani Kemalizm halkçılığı, halka rağmen halk için anlayışının sürdürüldüğü, halkı “ideal Cumhuriyet vatandaşı” konumuna çıkarıp üst kültürle, yani milletle bütünleştirme amacı taşıyan bir ilkeydi.

Devlet, bahçıvanlık görevini halkın kültür düzeyini artırarak da göstermek zorundaydı. Demokrasi’ye geçiş için de halk bu sebeplerden dolayı hazır görülmüyordu, çünkü kamu kendi çıkarının bilincinde değildi. Tebaa içinde ise kurucu elit dışında kalan ahalide sınıfların varlığı reddediliyordu ve bu yüzden sınıf çatışmaları Türkiye’de, kurucu elitin gözünde mümkün değildi. “Sınıfsızlığın” kabulü CHP’ye tek parti yönetimi için de fazladan bir dayanak oluşturuyordu.

Ülkede temsil edilmesi gereken, halk denilen tek bir topluluk vardı ve bu topluluğun temsili zaten Meclis’e, yani CHP’ye aitti. Parti dışında hemen hemen herkes halk sayılıyordu ve seçkin kabul edilen tek sınıf da halk için çalışıyordu.

Sağ Kemalizm

Solculuğa yakın ilke ve aksiyonlarında dahi jakoben tutumunu sürdüren, halk ve elit arasında net bir sınıf ayrımı çizen Kemalizm’e sağ taraftan bakanların temel dayanağı ise milliyetçilik olmuştur. Ulus-devlet devrimini gerçekleştirmek, doğal olarak bir millet kurmayı gerektirmekteydi ve bir millet kurmak ise bir kesimi dahil ederken bir kesimi “dışlamayı” zorunlu kılmaktaydı. Bu durum da elbette Atatürk ve inkılaplarına milliyetçilik olarak yansımıştı.

Diğer bir deyişle, bir millet yaratma amacı güden Kemalizm için tüm inkılaplara ve aksiyonlara temel oluşturan ilke Atatürk milliyetçiliğiydi. İşte tam da bu sebepten dolayı sol Kemalistlerin görüşlerine karşı sağ Kemalistler, Kemalizm’in en derininde milliyetçilik barındırdığını söylemişler ve kendi ideolojilerini Kemalizm’le kesiştirmeye çabalamışlardır.

Jakoben tutum Kemalizm’in temel amacı olan ulus-devlet inşası kurucu elitin önderliğinde hatta kimi zaman dayatmasıyla bir devrimle gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Halkçılık başlığı altında da incelediğimiz üzere, kurucu elitler halkı yetersiz görüyordu çünkü eğitimsiz, sermayesiz ve gelenekçi halkın görüşlerinin veya isteklerinin devrim mantalitesinden oldukça uzak olduğu düşünülüyordu. Ziya Gökalp’in “bu milletin sen tutmazsan elinden yanlış yola gidebilir cehlinden” dizesinde de rastladığımız gibi, halka karşı bir güvensizlik hakimdi. Devrim henüz yapılma aşamasındaydı ve aşağıdan yukarı değil, yukarıdan aşağı hareket etmeliydi. Elitler halkın seviyesine inmemeli, halk elitlerin seviyesine getirilmeliydi.

Jakobenizmi anımsatan bu tutum, elbette yalnızca Atatürk ile sınırlı kalmamıştır. Uzun yıllar Ankara valiliği yapmış Nevzat Tandoğan’ın solcu faaliyetlerden dolayı bir grup öğrenciyi azarlarken “Size ne oluyor, memlekete komünizm lazım olursa onu biz getiririz!” diyerek verdiği meşhur cevap da dönemin elitlerinin jakoben, Tanıl Bora’nın deyimiyle küstah bir seçkincilik içeren bir tutuma sahip olduklarını göstermektedir. Bu tutum, görüldüğü üzere kurucu elit tarafından reddedilmemiştir.

Atatürk milliyetçiliği ve laiklik, kurucu elitin temel amaç edindiği modern ulus-devlet inşası, öncelikli olarak bir millet yaratma zorunluluğunu getirmişti. Bir millet yaratmak içinse milliyetçiliğin neredeyse her alanda kendini hissettirmesi gerekiyordu. 1921 Anayasasından günümüze kadar yalnızca lafzi değişikliklere uğramış olan “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.” ilkesinde millet; somut değil, soyut olan, ülküsel milleti ifade eder çünkü Cumhuriyetin ilk yıllarında, kurucu elit jakoben bir tutum takınarak somut milletin modernleşmek için yeterli kültür ve sosyal düzeyde olmadığını düşünüyordu ve egemenliği kendi elinde tutmak istiyordu.

Egemenlik milletindi ancak egemenliğin yegâne temsilcisi TBMM, yani CHP, yani kurucu elitlerdi. Egemenliğin millete verilmesindeki temel amaç, egemenliğin sekülerleştirilmesidir. Seküler bir egemenlik arayışı laiklik ilkesine milliyetçilikle birlikte okunma gerekliliği kazandırmıştır ki zaten milliyetçiliğin kabulü aynı zamanda ümmetçiliğin reddi anlamını taşır.

Atatürk milliyetçiliği her ne kadar objektif kavramlara dayanmasa da dış işlerinde bağımsızlıkçı, iç işlerinde ise bir hukuki bağ olarak kabul edilen vatandaşlık temeline dayandırılmaktadır. Türkiye siyasal tarihindeki birçok sağ iktidarın meşruiyetini üzerine kurduğu Atatürkçülük milliyetçiliğine ilerleyen süreçte daha koyu bir hal kazandırılmıştır ve özellikle 1980 Darbesiyle birlikte bazı kesimler toplum içinde eritilmeye çalışılmıştır.

Sadaktaki okların belki de en kritiği olan laiklik ilkesi ise İslam’ın bilimselliğe ve çağa uygunluğu konusunda İslam reformizmini savunuyordu. Atatürk laikçiliğinin amacı, dini çalışma ve sosyal sorumluluk ahlakına yansıtan, ulus devlet devrimini ve ideal Cumhuriyet vatandaşı karakterini gerçekleştirmeye hizmet eden bir kuruma dönüştürmekti. Diğer bir deyişle, tıpkı Martin Luther’ın Hristiyanlığı “Almanlaştırdığı” gibi Müslümanlık da millileşmeli, Türkleştirmeliydi. Atatürk milliyetçiliğinin kaçınılmaz parçalarından biri laiklikti. Luther ile ortak bir amaç güdülmesi sebebiyle Atatürk’e Luther-i Sani, yani ikinci Luther diyenler de vardı.

“Sadaktaki okların belki de en kritiği olan laiklik ilkesi ise İslam’ın bilimselliğe ve çağa uygunluğu konusunda İslam reformizmini savunuyordu

Çok Partili Dönemde Kemalizm’in Evrimi

Demokrat Parti Dönemi

Atatürk’ün vefatından sonra İnönü, statükoyu koruyarak devrimi yavaşlatmakla suçlanıyordu. Daha keskin bir devletçilik, daha keskin bir milliyetçilik, daha otoriter bir tutum izleyen İnönü CHP’si, 1950 yılında iktidarı Demokrat Parti’ye karşı kaybetmişti. Sağ bir parti olan DP iktidarında, İnönü döneminde durdurulan, Atatürk imgesinin yeniden üretiminin yeniden başlatıldığını görebiliyoruz.

Nihayetinde Atatürk’ün kurduğu ve Atatürk’ün silah arkadaşının başında olduğu parti iktidarı kaybetmişti ve halk, yeni hükümetin de Atatürk yanlısı bir tutum sergileyeceğine ikna edilmeliydi. 1950 seçimleriyle birlikte Demokrat Parti’nin lideri, “Atatürk, seni sevmek milli ibadettir” sözünün sahibi ve Atatürk’ün silah arkadaşı olan Celal Bayar cumhurbaşkanı, Adnan Menderes ise başbakanı olmuştu. DP siyasi tutumunu Kemalizm kalkanının korumasına almak istiyordu ve Kemalizm artık sağ taraftan yorumlanıyordu.

Demokrat Parti kurucularından Celal Bayar mecliste konuşuyor.

İktidara geldikten 14 ay sonra Demokrat Parti yönetimi tarafından 5816 sayılı Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun çıkarılmıştır. Bu kanun çerçevesinde Atatürk’ün hatırasına hareket eden kimsenin hapis cezasına çarptırılacağı söylenmiştir. Bu kanunla Demokrat Parti, Atatürk’ün partisinden daha Atatürkçü olduğu imajını halka yansıtma amacı gütmüştür. Bu kanun dışında da iktidara gelişin hemen ardından DP, Atatürk’ün resmi devlet dairelerinde, para ve pulların üstünde, dersliklerde yer almasını kararlaştırmıştı.

DP yönetimi, Atatürk ve İnönü dönemlerinde benimsenmiş planlamacı ekonomiye tamamen karşıydı çünkü ABD’ye göre bu Sovyetlerin bir ürünüydü ve ekonomi piyasanın ellerine bırakılmalıydı. ABD başta olmak üzere batı bloğu ülkelerinin sanayi, Türkiye’nin ise bu ülkelerin endüstrileri için bir ham madde ülkesine dönüşmesi amaçlanıyordu. Bu amacın gerçekleştirilmesi için DP, CHP dönemindeki sanayileşme politikasını değil, tarımla kalkınma politikası benimseyerek dörtte üçü çiftçi olan nüfusu etki alanına alarak bir çeşit tarım popülizmi yaratmıştı. Bu popülizm yalnızca tarımla sınırlı kalmamış, Demokrat Parti halkı ülkenin yönetim şeklinin de artık tam anlamıyla halka dayandırıldığına ikna etmeye, göstermeye çalışıyordu.

Çalışma Bakanlığı ve Başbakan Yardımcılığı görevlerinde bulunmuş DP’li Samet Ağaoğlu da mecliste bir konuşmasında bir avuç aydının değil, demokrasi gereği iktidarın halk yığınlarının belirttiği isteğe boyun eğeceğini söylemişti. Bir diğer deyişle, Demokrat Parti’ye göre halk, Kemalizm’in idealize ettiği vatandaşlık kavramına ulaşmıştı ve artık Cumhuriyetin ilk yıllarında başarısız girişimlerle sonuçlanan demokratikleşme, halkın seviye atlamasıyla gerçekleşme sürecine girmişti. DP yöneticileri, bu sürecin ilk meyvesi olmakla beraber koruyucusu olacağını da dile getiriyordu.

DP döneminde anti-emperyalist karakterden de fazlasıyla uzaklaşılmıştır. DP, Batılı güçlerle uluslararası ölçekte yakınlaşmaya başlamış, bu dönemde ABD ile sıkı bir ittifak kurulmuş ve NATO’ya girilmiştir. Yine DP döneminde, 1958 yılında Cezayir’in bağımsızlık savaşında kendi kaderini tayini hakkındaki Birleşmiş Milletler oylamasında Türkiye’nin çekimser oy kullanması da anti-emperyalist karakterden tamamen uzaklaştığını kanıtlayan son olay olmuştur. Bu uzaklaşma, Kemalizm’in sola yakın olduğu yorumunun temel yapıtaşlarından birinin sağcı Kemalistler tarafından çürütülmesi veya çürütülmeye çalışılması olarak yorumlanabilir.

Atatürk döneminde dinin millileşmesi amacı güden laiklik ilkesi, Demokrat Parti Programında basitçe devlet ile din işlerinin ayrı olması olarak yorumlanmıştır. Menderes, bir gazeteye verdiği röportajda ezanın Türkçe okunması zorunluluğunun Atatürk döneminde gericilikle mücadele için alınan bir karar olduğunu ve artık faydasız olmakla birlikte temelde laikliğe aykırı olduğunu belirtmiştir. Bu örnekler ışığında Demokrat Parti döneminde, Kemalizm’in asıl ulaşmak istediği yer olarak yorumladığı demokratik, ekonomide liberal ve özgürlükçü bir rejim geçiş için şartla hazır olarak düşünülüyordu.

Atatürk’ün başlattığı devrim Milli Şef döneminde durdurulmuştu ve artık devrimin bir seviye daha ileri gitmesinin zamanıydı. Çünkü halkın evrimini temel amaç edinen bu politik tutum aynı zamanda bu evrimin tamamlanmasıyla halka rağmen edindiği ilkelerden kopmalıydı. İşte tam da bu yüzden DP’ye göre asıl Kemalistler de DP’nin içerisindeydi. Artık halka rağmen hareket edilmesi gerekmediği düşünülüyordu. Yine laik, yine milliyetçi, yine halkçı olunacaktı ancak artık Kemalizm, amacı gereği artık aynı Kemalizm olmamalıydı. Gerçek Kemalistler, artık saf Kemalizm’den uzaklaşmalıydı.

1960-1980 Arası

Hürriyet, demokrasi, sosyal haklar gibi kavramlar üzerinden devrimci bir karakter kazanan 1960 Darbesi, sol tandanslı bir darbeydi. Darbeyi gerçekleştiren Milli Birlik Komitesi tarafından yapılan ve Türkiye’nin en demokratik Anayasası kabul edilen 1961 Anayasasıyla birlikte sendika ve işçi haklarının genişletilmesi, sosyal devlet ve hukuk devleti ilkelerinin Anayasal güvence altına alınması gibi birçok sol görüşe ait yeni kaideler getirilmiş ve bu görüşler Kemalizm çerçevesine alınmaya çalışılmıştır.

Darbe gerekçesi olarak, Demokrat Parti’nin meşruluğunu yitirmesinin yanı sıra Atatürkçülükten verilen ödünler gösterilmiştir. Sami Özerdim, 1960 darbesi sonrası dönemi “En sağcının da en solcunun da Atatürkçü görünme zorunluluğu duyduğu bir dönem” olarak nitelendirir. Çünkü ordu kendini Türkiye Cumhuriyeti’nin Başkumandanı saydığı Atatürk’ün ilkelerinin sadece dışarıdaki düşmanlara karşı değil, içerideki düşmanlara karşı da korumacısı olduğunu göstermişti.

Aslında bu tutum, Cumhuriyet’in ilk yıllarında da kurucu elitin siyaset ve askerlik arasında bir seçim yapmasının zorunlu kılınmasıyla, askerin hem kurucu hem koruyucu bir kimliğe sahip olmasıyla başlamıştır. 1960 Darbesiyle birlikte siyasetçiler, Atatürk ilkelerinden ödün verirlerse veya en azından alacakları aksiyonları Atatürkçülük pelerini altına almazlarsa askerin müdahalesiyle karşılaşabileceklerini görmüşlerdi.

Çünkü ordu kendini Türkiye Cumhuriyeti’nin Başkumandanı saydığı Atatürk’ün ilkelerinin sadece dışarıdaki düşmanlara karşı değil, içerideki düşmanlara karşı da korumacısı olduğunu göstermişti.

12 Eylül 1980 Darbesi

12 Eylül darbesini gerçekleştiren Milli Güvenlik Konseyi, darbenin sebepleri olarak toplumda yükselen anarşi, bir türlü sağlanamayan toplumsal düzen ve devlet organlarının ataletini göstermiştir. 1961 Anayasasının devleti çok sınırladığını ve bu sebeple ülkeyi karışıklığa sürdüğünü söyleyen, Kenan Evren öncülüğündeki MGK; 1982 yılında devletin otoritesini artıran, yürütme erkini, yürütme erki içinde de Cumhurbaşkanını güçlendiren, sosyal ve sendikal hakları kısıtlayan yeni bir Anayasayı referanduma sunmuştur ve meşruluğunu Atatürk ilkelerinde aramıştır.

Kenan Evren 12 Eylül darbe bildirisini okurken…

Kenan Evren, bir konuşmasında “Halkımız demokrasi için gerekli kültür mertebesine ulaşmış mıdır? Bizim daha zamana ihtiyacımız var” demiştir. Bu sözle birlikte Evren, 12 Eylül Darbesi’nin Cumhuriyet ilk dönem elitleri gibi jakoben bir tutum alarak, halkın yetersizliğinden dem vurarak, halk-devlet çatışmasında devleti öne çıkaran bir görüşe sahip olduğunu göstermiştir.

Yeni anayasa, devleti kutsal bir yere koymuş, buna sembolik bir değer de atfederek devlet kelimesinin baş harfi büyük yazılmıştır. Bu durum, Kemalist devletçiliğin ekonomi ötesindeki boyutunu hatırlatmaktadır. 1981 yılının Atatürk’ün doğumunun 100. yılı olması sebebiyle de Atatürk kamusal alanda daha görünür hale getirilmiş, böylece Kemalizm yoluyla iktidara halkın gözünde meşruiyet kazandırılmaya çalışılmıştır.

1961 Anayasasında “Atatürk” ismi bir kere anılırken daha ayrıntılı bir nitelik taşıyan 1982 Anayasasında Atatürk ismi 18 kere, genellikle Milliyetçilik kavramıyla birlikte geçirilmiştir. Sağ tandanslı bir darbe olan 12 Eylül Darbesi, sağ Kemalistlerin temel argümanı olan Atatürk milliyetçiliğine gerek Anayasa’da gerek halka verilen demeçlerde sırtını dayamıştır. Milliyetçiliğin bu kadar ön plana çıkarılmasının altında ayrılıkçı bir Kürt kimliğinin oluşmasını engelleme isteği ve sosyalist hareketlerin duraksatılması ve komünizm tehlikesinden kurtulma isteği yatıyordu.

Yani Atatürkçü olduğunu söyleyen sağ tandanslı yeni iktidar, kendi ideolojisini Kemalistleştirmek için Kemalizm’in sol taraftaki elementlerine karşı çıkıp, sağ taraftaki unsurlarını öne çıkarmıştır.

Post-kemalizm

12 Eylül sonrasındaki otoriter rejimin darbe iktidarı tarafından Kemalizm ile bir anılması Kemalizm’e karşı tepki oluşturmaya başlamıştır. Darbe sonrası dönemde Kemalizm sorgulamaları artmış, anti-Kemalist görüşler toplum içinde kendilerine yer edinmeye başlamıştır. Hem Cumhuriyet erken dönemindeki asker elitlerinin jakoben tutumu hem de inkılapların tepeden inmesi sebebiyle liberal, sosyalist, Kürt gibi birçok topluluğu siyasetin dışına ittiği ve buna ek olarak darbe ve muhtıralarda meşruluk kaynağı olarak sürekli Kemalizm’e sırtını dayayan ordunun siyasete sürekli müdahale etme sebebinin de Kemalizm olduğu ve bunun bir askeri vesayet yarattığı düşünülmeye başlanmıştır.

Bir süre sonra ordunun gözünde asıl tehlike komünizm olmaktan çıkmıştır ve ülkenin İslamcılığa karşı savunulması gerektiği görüşü hâkim olmuştur. 28 Şubat sürecinde ve 2007 yılındaki E-Muhtıra’da Atatürkçülük ve laiklik karşıtı aksiyonlar alınması, ordunun endişesinin temel sebebi olarak gösterilmiştir. Böylece ordunun korumaya çalıştığı ve meşruluğun kaynağı olarak görülen Kemalizm’e vurulan son darbenin de laiklik üzerinden, Türk siyasetinde giderek etkisini artıran siyasal İslam tarafından geldiğini söyleyebiliriz.

Sonuç

Özetle, Tanıl Bora’nın da dediği üzere her dönemin Atatürk imgesi zamanın politik ihtiyacına uygun biçimlenmiştir. DP döneminde hızını artıran Atatürk üzerinden meşruluk yaratma amacı ordunun müdahaleleri ile de uzun süre zorunlu kılınmıştır ve böylece iktidara gelenler, ideolojilerini Kemalizm koruması altına almak için sol-Kemalizm ve sağ-Kemalizm olmak üzere iki yorum yaratmışlardır. Ancak görüldüğü üzere Kemalizm’i net bir şekilde sol veya sağ kalıplarına sığdırmak pek mümkün değildir. Kemalizm’i bir ideoloji olarak değil, temel mottosundaki halk için kısmını gerçekleştirmek adına kimi zaman sola yakınlaşsa da kurucu elitin üstünlüğünü her alanda kabul ederek halka rağmen, sağ tandanslı bir çizgi çizen, temel amacı modern bir ulus devletin gerekliliklerini yerine getirmek olan bir politika yapma tutumu olarak yorumlamak daha doğru olacaktır.

Comentarios


Son Eklenenler

bottom of page