top of page
  • Ogün Törer

Batamayacak Kadar Büyük: 2008 Ekonomik Krizi

2008 Ekonomik Krizi, namı diğer Büyük Durgunluk veya Mortgage Krizi hala siyasi gündemi meşgul eden, etkilerini yalnızca ekonomide değil, siyasi ve sosyal alanlarda da sürdürmeye devam eden kapitalizmin en büyük krizlerinden biridir. Kriz, ABD halkı başta olmak üzere Avrupalıların büyük kuruluşlara ve devlete güvensizlik içinde olmasının temel nedenlerinden biri olup günümüz popülizmini son derece etkilemiştir. Peki kriz nasıl ortaya çıkmıştı, nasıl çözülmüştü ve sonrasında siyasi figürleri nasıl biçimlendirmişti?

Mortgage: Genellikle gayrimenkul satın almak amacıyla aynı gayrimenkulü teminat olarak göstererek uzun vadeli kredi alınmasını sağlayan sistem.

1990 yılında dolaşımdaki toplam para miktarı yaklaşık olarak 1 trilyon ABD dolarıydı. 2002 yılında ise 2 trilyon doları geçmiş, altı yıldan kısa bir süre sonra, 2008’in başlarında ise tekrardan ikiye katlanmıştı. Bu para bolluğunda ve düşük faizin uygulandığı dönemde, George W. Bush’un ekonomik özgürlüğü ve mülk sahibi olmayı öne çıkaran “Ownership Society” anlayışının ABD’de benimsenmesiyle birlikte, insanlar paralarını biriktirmek yerine yatırım yapmak için harcıyorlardı ve öne çıkan yatırım şekli gayrimenkuller olmuştu.

Gayrimenkullere olan talep artışı konut arzının az olduğu bölgelerde fiyatların yükselmesine neden olmuştu. Böylece sürekli yükselen ev fiyatları sayesinde mortgage yoluyla gayrimenkul sahibi olan kişiler başlangıçta kâr ediyordu. Wall Street ise bu gidişatı büyük bir fırsat olarak görmüştü. Daha fazla kazanmanın büyüsü altında ellerinden geldiği kadar fazla insana mortgage kredisi sağlayarak akıl almayacak derecede komisyonlar elde ediyorlardı. Kredi alan halk ise gayrimenkul sahibi olmanın ilgi çekiciliğine kapılmış bir şekilde boyundan büyük işlere kalkışıyordu.

Mesela aylık geliri 1000$ olan bir bahçıvanın mortgage kredi sistemi sayesinde 3 gayrimenkul satın aldığını düşünelim. Bir süre sonra bu kredilerin geri ödemesini sağlamakta zorlanması oldukça muhtemeldir. İşte bu örnekteki gibi, aslında geri ödemesi riskli olan müşterilere verilen yüksek mortgage kredileri (subprime mortgage) krize giden yoldaki en büyük etken olmuşlardır. Peki halk neden aleni bir biçimde görülebilen bu riske rağmen mortgage sistemine güven duyuyordu?

Mortgage, ilk olarak 25 – 30 yıl gibi uzun vadede olsa da düşük ödemelerle ev sahibi olma imkânı sağlamasıyla insanların ilgisini oldukça çekiyordu. Bunun yanı sıra Wall Street, konut fiyatlarının sürekli artması nedeniyle giderek zenginleşeceğini düşünen subprime mortgage kategorisindeki müşterilerine sabit faiz yerine ödemenin ilk yıllarında düşük olacak şekilde kademeli bir şekilde artan değişken faiz oranıyla kredi sağlamıştı. Yani müşteriler hem kısa vadede düşük faizle kredi ödedikleri için hem de uzun vadede ev sahibi olacakları için kendilerini kârlı görüyorlardı. Wall Street tarafı ise bu riskli gruptaki geri ödemeleri sağlayamasa bile konut fiyatlarının sürekli artışı nedeniyle bu konutları tekrardan, daha yüksek fiyata satıp zarar dahi etmiyordu. Ek olarak halk, kazançlarını mortgage yoluyla batamayacak kadar çok artırmış olan (too big to fail) Lehman Brothers, JP Morgan, Merrill Lynch gibi şirketlerin hükümet desteğine sahip olduklarını biliyor ve hem hükümetin hem de bu şirketlerin sözde kontrolünden geçen sistemin çökebileceğine pek ihtimal vermiyordu. Yani sistem, kısa vadede hem müşterinin hem de kredi verenin karlı çıktığı, ceplerin sürekli daha da dolmasına imkân tanıyan bir balon haline gelmişti.

Ancak bu balon artık o kadar şişmişti ki, tam da en genişlediği anda patlama noktasına gelmişti. 2006 yılının ortalarında gayrimenkul fiyatlarının zirveye ulaşmasıyla birlikte fiyatlarda ilk olarak bir duraksama, sonrasında bir düşüş evresine geçilmiş ve özellikle subprime mortgage ödenmelerinde sorunlar çıkmıştı. 2007 yılının ilk çeyreğinde geri ödemelerde problemler baş göstermişti. Ev fiyatlarının iyice düşmesi ve halkın kredileri ödeyemeyecek duruma gelmesiyle hem hane halkı ekonomisi hem de şirketlerin ekonomileri yoğun bir panik havasında hızlı bir çöküşe geçmişti. Binlerce Wall Street çalışanı işinden olmuş, insanlar evlerini ve mal varlıklarını kaybetmeye başlamışlardı.

13 Mart 2008’de JP Morgan CEO’su Jamie Dimon ile bir diğer şirket çalışanı arasında ilk kez likidite sorununun, yani yatırımların paraya dönüştürülmesinde bir problemin ortaya çıkabileceği ve bu durumun şirketi iflasa sürükleyebileceği konuşulmuştu. Krizin hissedilmeye başladığı ilk anlarda Bear Stearns, 2,6 milyar dolarlık mortgage yatırımı yapan iki fonunun batmasıyla iflasa yaklaşan ilk şirket olmuştu. Bear Stearns, dönemin ABD Hazine Bakanı aynı zamanda bir diğer Wall Street yatırım bankası olan Goldman Sachs’in eski genel müdürü Henry Paulson’ın uğraşlarıyla JP Morgan tarafından satın alınarak iflastan kurtarılmıştı.

Bankaların birer birer iflasın eşiğine gelmesiyle birlikte yine Paulson’ın uğraşları ile Bank of America Merrill Lynch’i satın almış, İngiliz bankası Barclays ile de Lehman Brothers’ı satın alımı için görüşmeler yapılmıştı. Barclays istekli olsa da İngiliz Hükümeti bu anlaşmaya geçit vermeyince görüşmeler 14 Eylül’de olumsuz sonuçlanmış ve 15 Eylül’de Lehman Brothers 613 Milyar dolar borç ile ABD tarihinin en büyük iflasını açıklamıştır.

Bu iflasın ardından Paulson, piyasayı sakinleştirme amacıyla ABD Kongresinden açıkça belirtilmemiş bir miktarda para istemiştir. Kongre bu isteği bir açık çek olarak görüp şüpheyle yaklaştığını belirtince Paulson bu belirtilmemiş miktarın etkisinin oldukça güçlü olacağını söyleyerek kongreye akıllara kazınacak “Eğer cebinizde bir su tabancası varsa onu cebinizden çıkarmanız gerekebilir. Ancak bir bazukanız varsa ve insanlar bunun farkındaysa bazukanın cebinizde kalması yeterli olur.” cümleleriyle karşılık vermiştir. Yani Paulson, kongre izniyle hükümetten alacağı bu açık çek sayesinde sistemin güvenilirliğinin tazeleneceğine inanıyordu. Paulson’un öncelikli hedefi, Mortgage piyasasına likidite ve istikrar sağlama amacıyla ABD’nin konut finansmanı sisteminde önemli bir rol oynayan ve hükümet desteğiyle kurulmuş olan Fannie Mae ve Freddie Mac şirketlerini “bazukayı” kullanmadan kurtarmaktı. Buna rağmen, Paulson 2019 yılında verdiği bir röportajda “Bazukayı almıştık ama kullanmak zorunda kalacağımızı düşünememiştik.” demiştir çünkü işler Paulson’ın umduğu şekilde gitmeyince bu büyük silah kullanılmıştır.

2008 yılındaki ABD Başkanlık seçimlerinin kampanya sürecine denk gelen bu olaylar demokratların adayı Barack Obama ve cumhuriyetçilerin adayı John McCain’in de gündemlerinin merkezindeydi. 24 Eylül 2008’de Obama, McCain’i aramış ve iki aday kriz esnasında Washington’da olmamaları gerektiğini ve olayı politize etmemeleri konusunda konuşmuştur. Ancak bu telefon görüşmesinden yaklaşık 30 dakika sonra McCain seçim kampanyasını askıya alarak Washington’a gideceğini açıklamış ve kendisi de Cumhuriyetçi Parti’den olan Başkan Bush’tan krize çözüm bulmak adına görüşme talep etmiştir. Bush, McCain’in kampanyasını askıya alma kararını desteklemese de bu talebi reddetmenin kampanyaya zarar vereceğini düşünerek McCain’in isteğini kabul etmiştir ve konuyu siyaset üstü olarak gördüğünü yansıtmak adına Obama’yı da görüşmeye davet etmiştir. Bunun üzerine 25 Eylül’de Bush, McCain ve Obama’nın da dahil olduğu bir toplantı gerçekleştirilmiştir. Toplantıda McCain’in aslında krizin çözümü için elle tutulur bir planının olmadığı, toplantı isteği hamlesinin tamamen seçim kampanyasına yönelik olduğu anlaşılmış ve toplantı kaosa dönüşmüştür. Kendi partisinden dahi tepki toplayan McCain’in bu hamlesi ise siyasetçilerin söylemlerinde ve medyada “kumar” olarak değerlendirilmiştir.

Kriz döneminin New York Merkez Bankası Başkanlığı görevini yürüten ve daha sonra Obama döneminde Hazine Bakanlığı yapacak olan Timothy Geithner’ın da bulunduğu, krizin potansiyel çözümlerine yönelik bir toplantı gerçekleştirilirken Paulson’un aniden nefes darlığı yaşamaya başlaması ve sonrasında fenalaşmasıyla olayların Paulson üzerindeki etkisinin ciddiyeti gözle görülür hale gelmişti. Bu olayın ardından demokratlar ve cumhuriyetçiler arasındaki anlaşmazlıklar çözülerek toplam maliyeti 700 milyar dolar olarak öngörülen 2008 Acil Ekonomik İstikrar Yasası (Emergency Economic Stabilization Act of 2008) oluşturulmuştur ve Paulson, finans sisteminin tamamen çökmemesi adına kongreye zor durumdaki finansal kurumların belirli kısımlarının satın alınması teklifinde bulunmuştur. Amacı “finansal sistemi istikrara kavuşturmak ve finansal kurumların sermaye pozisyonlarını güçlendirerek sisteme güven oluşturmak” olarak belirtilen program, daha çok “Banka Kurtarma Paketi” olarak anılmıştır. Tasarıyı destekleyenler, paketin ev sahiplerine ivedi olarak yardım edilmesi için ve piyasaya tekrardan güven enjekte edilebilmesi için gerekli olduğunu savunurken muhalifler tasarının muğlak olduğunu, bakanlığa fazla güç verdiğini, uzun vadede sorunu çözmeyeceğini ve çok yüksek maliyete sahip olduğunu söyleyerek yasayı eleştirmişlerdir. Böylece ABD toplumu, refahın çoğunun sahibi olan toplumun en zengin %1’ini temsil edenlerden oluşan “Wall Street” ve özellikle bu paketle birlikte krizin faturasının kendilerine kesildiğini hisseden “Main Street” olmak üzere ikiye bölünmüştür. Bu Wall Street ve Main Street ayrışması ABD içindeki ekonomik eşitsizliğin ne kadar geniş bir makasa sahip olduğunu gözler önüne sermiştir.

Senato’da yasanın sunumu sırasında Henry Paulson’ın savları:

Amerikan ailelerinin ekonomik refahını, küçük veya büyük tüm iş kuruluşlarının yaşayabilirliğini tehdit eden, finans kuruluşlarının süregelen çöküşünden ve donmuş kredi piyasasından kurtulmalıyız.”

“Bizi buraya getiren olaylar, yıllar önce bankaların ve finans kurumlarının kötü borç verme uygulamaları ve borç alanların karşılayamayacakları ipotekleri almalarıyla başladı. Bu kötü planlanmış krediler bir reaksiyon zinciri yarattı ve geçtiğimiz hafta kredi piyasamız, hatta finans temelli olmayan bazı Main Street şirketlerimiz ticari faaliyetlerini finanse etmekte zorlandı. Eğer bu durum devam ederse, ekonomimizin her bir noktasını tehdit edecek seviyeye gelecektir.”

Bu kargaşanın köklerini temelden ve kapsamlı bir şekilde ele almak için daha cüretkâr ve daha kararlı adımlar atmalıyız. Ve bu kök, ekonomimiz için hayati önem taşıyan kredi akışının tıkanmasıdır. Bu temel sorunu ele almalı ve mali piyasamıza, finans kuruluşlarımıza olan güveni yeniden sağlamalıyız ki onlar da gelecek refahımızı ve büyümemizi sağlama görevlerini yerine getirebilsinler.”

“Bu program acilen yürürlüğe girecek, maksimum etkiye sahip ve piyasa güvenini iyileştirecek şekilde hazırlanmalıdır. Vergi mükelleflerini olabildiğince korumalı, şeffaflık ve gözetim sağlamalı aynı zamanda program hızlı bir şekilde yürürlüğe girmeli ve etkili bir şekilde yürütülmelidir.”

Bu varlık satın alımı programı ev sahiplerine, Amerikan halkına yardım etmemiz için ve ekonomimizi canlandırmak için yapabileceğimiz en etkili şeydir.”

Main Street tarafı, teklif edilen bu yasanın hükümetin halktan çok finans dünyasındaki dostlarını koruma amacı güttüğünü öne sürmüş ve protestoları artırmıştı ancak hükümet bu kararın tamamen ABD ekonomisi yararına yapıldığını savunuyordu. Yasa, Temsilciler Meclisi tarafından 2008 yılının eylül ayında ilk oylamada, Obama ve McCain’in desteğine rağmen reddedilse de ekim ayının başlarında yapılan 2. oylamada kabul edilerek yürürlüğe girmiştir.

Bush döneminde patlak veren bu kaosun sonraki ABD başkanlarının dönemlerinde de iyileştirilmeye çalışıldığını görebiliyoruz. 4 Kasım 2008’de ABD’nin 44. başkanı seçilecek olan Obama, Paulson’un teklifi üzerine 19 Eylül 2008 tarihindeki bir konuşmasında “Sadece Wall Street için bir planımız olmamalı. Aynı zamanda Main Street’e de yardım etmeliyiz.” demiştir ve Washington’u Main Street’e çok az yardım etmekle suçlamıştır. Obama döneminde de bankalara destek devam etmiştir. Bununla birlikte yeni başkanın göreve gelmesinden birkaç gün sonra “2009 Amerikan Kurtarma ve Yeniden Yatırım Yasası” Temsilciler Meclisine sunulmuş ve bir aydan kısa bir süre içerisinde Obama tarafından imzalanmıştır. Yasanın amacı, krizden çıkışın sağlanması ve yatırımların artırılması olarak belirlenmişti.

Krizin ilk zamanlarında sonu gelmeyecek önlemlerin, karmaşık planlar zincirinde en önemli ve temel hamlelerin önde gelen ismi Henry Paulson, 700 milyar dolarlık Banka Kurtarma Paketi’nin yürürlüğe girmesinden 11 yıl sonra verdiği bir röportajda “Tüm para 50 milyar dolar kâr ile bankalardan ve sigorta şirketlerinden geri döndü. Sistemimiz oldukça iyi bir şekilde işledi. Bu, insanlık tarihinde en çok nefret edilmiş, en başarılı programdı.” demiştir.

Kurtarma paketine verilen para her ne kadar hazineye geri dönse de 2008 Ekonomik Krizi elbette kapitalizmin unutulmayacak krizlerinden bir tanesi konumundadır. Krizin etkileri ekonomik boyutun yanı sıra siyasi ve sosyal bağlamda da hissedilmeye günümüzde de devam etmektedir. Örneğin 2008 Acil Ekonomik İstikrar Yasası sonrası ABD toplumu içindeki Main Street ve Wall Street bölünmesi bizi 2011 yılında “Biz %99’uz” sloganıyla ortaya çıkan ve amacını Wall Street kavramı kapsamındaki bankaların ve şirketlerin parayı siyasette enstrüman olarak kullanarak demokrasi üzerinde yıpratıcı etkilerine dikkat çekmekle birlikte toplum içindeki eşitsizlik makasını daraltmak olarak tanımlayan “Occupy Wall Street” hareketine götürmüştür. Benzer şekilde kriz, Cumhuriyetçi Parti içindeki en radikal kanadı temsil eden “Tea Party” grubunun da oluşmasındaki en önemli etkenlerden biri olmuştur. Hem Paulson’un krizden çıkış programını hem de Obama’nın Keynesyen ekonomik modeli anımsatan, kriz karşısındaki aksiyonlarına karşı çıkan Tea Party, temelde ekonomide devletin rolsüzlüğünü savunmaktadır.

Büyük Durgunluk, aynı zamanda ABD başta olmak üzere dünyanın birçok yerinde aşırı sağcı ve popülist liderlerin yükselişine neden olmuştur. Birçok araştırmacı ve gazeteci 2017 yılında ABD başkanı olarak göreve başlayan Donald Trump’ın yükselişinin 2008 Kriziyle birlikte başladığını düşünmektedir. Hatta Trump’ın baş stratejisti Steve Bannon, Trump’ı 2008 krizinin bir sonucu olarak gördüğünü söylemiştir. Gerçekten de Trump, ABD içinde eşitsizlik kaynaklı ayrışmalara konuşmalarında oldukça fazla yer vermiştir. Örneğin “İşçi sınıfımızı soyan, ülkemizi zenginleştiren ve o parayı bir avuç büyük şirketin ve siyasi varlığın cebine sokan ekonomik kararların sorumlusu küresel bir güç yapısıdır.” sözleriyle de krizi ve kriz karşısında devletin ürettiği çözüm mekanizmalarını popülist söylemlerinde geçirdiğini görebiliriz. Bannon, 2018 yılında verdiği bir röportajda da özellikle kriz sonrasında mavi yakalıların Trump’ı “eşitsizliği sağlayan kurumlara karşı olduğu için” desteklediklerini düşündüğünü söylemiştir. Trump, buna ek olarak retoriğine göçmen karşıtlığını da katarak Avrupa’da da etkisini artıran aşırı sağ popülizminin öncülerinden olmuştur.

Örneğin Fransa’da Marine Le Pen liderliğindeki Ulusal Birlik (Rassemblement national) 2008 krizinden sonra oy ve sandalye sayısını artırmaya başlamıştır. Ulusal Birlik ile birlikte yine Fransa’da Eric Zemmour’un 2021 yılında kurduğu Yeniden Fetih (Reconquête) partisi de köklerinin 2008 krizine dayandığı düşük büyüme oranlarını ve giderek artan işsizliği göçmen karşıtlığıyla bir paket haline getirerek Trump’ınkine benzer bir politika gütmüşlerdir. Fransa dışında Macaristan’da da Mortgage Krizi’nin popülist politikaları öne çıkardığını söyleyebiliriz. Macaristan, 2000 yılından itibaren diğer ülkelerden döviz cinsiden borç almaya başlamıştı ve 2008 itibariyle, İsviçre frangı borcun yüzde 60’ından fazlasını oluşturuyordu. 2008 yılının eylül ayı ile 2010 nisan ayındaki Macar seçimleri arasında Macaristan ulusal para birimi forint %23 değer kaybetmişti. Macaristan’da aşırı sağ görüşe sahip olan “Daha İyi Bir Macaristan Hareketi” de seçim kampanyasında 2008 Krizi sonrası patlak veren Macar borç krizi üzerinden popülist politikalar izlemiştir. 2003 yılında kurulan parti 2006 yılında seçimlerde %2,2 oranında bir oy almışken, kriz sonrası artırdığı popülist söylemleri ile 2010 yılında %16,67’lik oy almıştır. Bir diğer örnek ise 1988 yılında kurulmuş olan aşırı sağ popülist parti İsveç Demokratlarıdır. Parti, 2008 Ekonomik Krizine kadar hiçbir zaman parlamentoda koltuk kazanamasa da kriz sonrası yapılan 2010 seçimlerinde tarihinde ilk kez 20 koltuk elde etmiştir. 2008 krizinden sonra yükselen popülist parti ve liderlere bu örnekler dışında Hollanda Özgürlük Partisinde ve Avusturya Özgürlük Partilerinde de rastlayabiliriz.

2008 Ekonomik krizi gerek krizin kendisinden gerekse krizin çözümü için seçilen yoldan dolayı yarattığı halk ve elit ayrımı sayesinde popülist retoriğe müsait bir alan açmıştır. Trump başta olmak üzere dünyadaki birçok popülist lider, krizin etkisiyle birlikte popülizmin yapıtaşlarından biri olan “hakkı yenen, gerçek halk” ve “halkı soyan, ahlaksız elitler” ayrımını halkın zihninde çok daha net bir şekilde çizebilmiştir. Yani artık popülist liderler tarafından dünyanın hemen hemen her yerinde bir tür Main Street ve Wall Street ayrımı yapılmaya başlanmıştı. Bu liderler kötüye giden ekonomi, artan işsizlik gibi kavramları göçmen kriziyle birleştirip hakkı yenen halkı “uyandırmak” amacıyla düzene ve var olan kurumlara karşı takındığı aşırı tutumlarla halk nezdindeki desteklerini ve parlamentodaki güçlerini artırmışlardır. Yani diğer bir deyişle Büyük Durgunluk, günümüz popülist liderlerinin prototipini oluşturan en önemli etkenlerden biridir.

Comments


Son Eklenenler

bottom of page